“Medine sözleşmesinin yolu farklılıkları
tanımaktır, yasaklamak değildir.”
Bir vaazın
amacı nedir? İnsanlara doğruyu anlatmak, onların kalbine dokunmak ve inançla
sahici bir bağ kurmalarını sağlamak… Peki, insanın anlamadığı bir dilde yapılan
vaaz gerçekten bu amaca ulaşabilir mi?
Diyadin İlçe
Müftülüğü ‘nün imamların Türkçe dışında bir dilde hizmet vermesini yasakladığı
yönündeki karar, yalnızca bir idari düzenleme olarak görülemez. Diyadin’de
yaşayan halkın neredeyse tamamının Kürt olduğu ve günlük yaşamda ağırlıklı
olarak Kürtçenin kullanıldığı dikkate alındığında, bu kararın etkisi çok daha
derin ve doğrudandır. Bu durum, alınan kararın yalnızca teknik bir uygulama
değil, aynı zamanda insanların anlama ve inançla bağ kurma imkânını sınırlayan
bir sonuç doğurduğunu göstermektedir. Dolayısıyla bu karar, doğrudan doğruya
dinin anlaşılabilirlik ilkesini ve daha da önemlisi İslam’ın çoğulculukla
kurduğu tarihsel ilişkiyi tartışmaya açmaktadır.
İslam
geleneğinde tebliğin özü açıktır: İnsanlara, anlayacakları dilden hitap etmek.
Kur’an’da peygamberlerin kendi kavimlerinin diliyle gönderildiği vurgulanır.
Bu, dinin özünü anlaşılır kılmak içindir. Anlamadan dinlemek değil, anlayarak
kavramak esastır. Bu açıdan bakıldığında, bir insanın ana dilinde dini bilgiye
ulaşmasının engellenmesi, yalnızca pedagojik bir sorun değil, aynı zamanda
teolojik bir çelişkidir.
Bu noktada
tarihsel bir örnek özellikle önem kazanır: Medine Sözleşmesi.
Hz.
Muhammed’in Medine’de farklı inanç ve kimliklere sahip topluluklarla birlikte
yaşamayı düzenlemek için ortaya koyduğu bu metin, İslam siyasal düşüncesinin en
erken ve en güçlü çoğulculuk örneklerinden biridir. Medine’de Müslümanlar,
Yahudiler ve diğer gruplar; kendi kimlikleri, inançları ve sosyal yapılarıyla
bir arada yaşamışlardır.
Medine
Sözleşmesi’nin felsefesi şunu söyler:
Birlik,
tek tipleştirme ile değil; farklılıkların tanınması ve korunmasıyla mümkündür.
Bu bağlamda,
dil de bir kimliktir. Bir topluluğun ana dilinde konuşması, anlaması ve kendini
ifade etmesi en temel insani haklardan biridir. Eğer Medine’nin çoğulcu ruhu
bugün rehber alınacaksa, farklı dillerin kamusal ve dini alanda varlığı bir
tehdit değil, zenginlik olarak görülmelidir.
Bugün
Türkiye’nin birçok yerinde, özellikle yaşlı kuşaklar arasında Türkçe bilmeyen
ya da yeterince anlamayan insanlar bulunmaktadır. Bu insanlar için vaaz, sadece
bir dini görev değil; hayatı anlamlandırma aracıdır. Eğer bu bağ koparılırsa,
geriye şu soru kalır:
Din, gerçekten
kime anlatılıyor?
Üstelik bu tür
yasaklar çoğu zaman teoride “genel” görünse de pratikte belirli bir dili hedef
aldığı yönünde güçlü bir algı oluşturur. Bu da toplumsal eşitlik duygusunu
zedeler. Çünkü bir dili dışlamak, o dili konuşan insanları da görünmez kılmak
anlamına gelir.
Burada
sorulması gereken soru basittir ama derindir:
Bir
insanın Allah’ın mesajını kendi ana dilinde öğrenmesi neden sakıncalı olsun?
Eğer bu
sorunun cevabı dini bir temele dayanıyorsa, bunun açıkça ortaya konması
gerekir. Ancak tarihsel ve teolojik örnekler, bunun aksini göstermektedir. Eğer
bu bir idari tercihse, o zaman da dinin evrensel ve kapsayıcı ruhuyla ne kadar
uyumlu olduğu sorgulanmalıdır.
Mesele
yalnızca Kürtçe meselesi değildir. Bu, anlama hakkı, inançla bağ kurma hakkı ve
eşit yurttaşlık meselesidir. Medine’nin çoğulcu mirası bize şunu hatırlatır:
Farklılıklar
bastırıldığında değil, tanındığında adalet ortaya çıkar.
Ve
unutulmamalı:
Anlaşılmayan
bir dilde yapılan vaaz, sadece bir ses olarak kalır; oysa din, insanın kalbine
ulaşmadıkça gerçek anlamını bulamaz.

Yorumlar
Yorum Gönder