“UNESCO listesinde duran miras, vicdan
listemizde yoksa yok olmaya mahkûmdur.”
UNESCO’nun
Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Diyarbakır Surları bugün taş taş sökülüyorsa,
bu yalnızca bir “ihmal” değil; açık bir utançtır. Binlerce yıl ayakta kalmış bu
surlar, savaşlara, depremlere, istilalara direnmişken; bizim kayıtsızlığımıza,
umursamazlığımıza ve çıkarcılığımıza yeniliyor. Bu tabloyu “zamanın
yıpratıcılığı” ile açıklamak, gerçeği örtmekten başka bir şey değildir.
Diyarbakır Surları doğa tarafından değil, bizim tarafımızdan yok ediliyor.
Taş
hırsızlığı… Ne kadar sıradanlaştırılmış bir suç. Bir medeniyetin hafızası,
birkaç kamyon taş uğruna talan ediliyor. Kim alıyor bu taşları? Kim göz
yumuyor? Kim denetlemiyor? Ve en önemlisi: Kim hesap soruyor? Cevap belli:
Kimse. Çünkü bu ülkede tarih çoğu zaman bir yük, bir masraf, bir “engel” olarak
görülüyor. Betonun hızına yetişemeyen her taş, kaderine terk ediliyor.
Çevre
kirliliği ise bu çürümenin başka bir yüzü. Tarihi surların dibinde biriken
çöpler, kontrolsüz yapılaşma, bilinçsiz kullanım… Bunlar yalnızca çevre sorunu
değil, zihniyet sorunudur. Kültürel mirası kartpostallık bir görüntüden ibaret
sanan bir anlayışın sonucudur. Fotoğraflarda gururla paylaşılan bu surlar,
gerçek hayatta sessizce çürümeye terk ediliyor.
Yetersiz
koruma deniyor. Hayır, bu “yetersizlik” masum bir kelime değil. Bu, öncelik
meselesidir. Kaynak var, yasa var, kurum var; ama irade yok. Koruma tabelaları
var ama koruma yok. Projeler var ama uygulama yok. Sözler var ama sorumluluk
yok. Herkes bir başkasını işaret ediyor; sonuçta tarih yok oluyor.
Çin Seddi’nden
sonra dünyanın en uzun savunma yapıları arasında yer alan ve 2015 yılında
UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne dâhil edilen Diyarbakır Surları, artan
tahribat nedeniyle alarm veriyor. Tarihi MÖ 3000-2500 yıllarına uzanan surlar,
yapılan çalışmalara rağmen hala korunamıyor. Onlara sahip çıkmamak, yalnızca
taşları kaybetmek değildir; hafızamızı, kimliğimizi ve geleceğe anlatacak
hikâyemizi kaybetmektir.
Peki, neden
sahip çıkmıyoruz?
Çünkü kısa
vadeli çıkarlar, uzun vadeli değerlerden daha cazip geliyor.
Çünkü kültür,
kalkınmanın önünde bir “detay” sayılıyor.
Çünkü hesap
sorulmadıkça, ihmal normalleşiyor.
Çünkü alıştık:
Yok oluşu izlemeye, sessiz kalmaya, unutmaya.
Ama
unutulmamalı: Tarihine sahip çıkmayan toplumlar, geleceğini başkalarının
insafına bırakır. Diyarbakır Surları yıkılırken susanlar, yarın çocuklarına
anlatacak bir geçmiş bulamayacak. O zaman ne UNESCO listesi kalacak, ne de
gururla anılacak bir miras.
Bu
surlar bizden bir şey istemiyor: Ne nutuk, ne tören, ne süslü projeler…
Sadece
samimiyet, sorumluluk ve cesaret istiyor.
Ve
belki de en çok, susmamamızı.
Çünkü
bazen en büyük yıkım, taşlar sökülürken değil; vicdanlar sustuğunda başlar.

Yorumlar
Yorum Gönder