“Karla mücadele belediyenin, dayanışma ise Diyarbakır halkının
sorumluluğudur.”
Olağanüstü
durumlar, yalnızca doğanın gücünü değil, toplumların karakterini de açığa
çıkarır. Kar yağışı bir doğa olayıdır; ama ona verilen tepki, siyasal
aidiyetleri, sivil sorumluluk anlayışını ve toplumsal dayanışma kültürünü
görünür kılar.
Siverek’te
yaşananlar bu açıdan son derece öğreticidir. Komeleya Zivan adlı dernek, siyasi
olarak DEM Parti’ye yakın bir yapı olmasına rağmen, belediyenin AKP’li olmasını
gerekçe yapmadan, üyeleriyle birlikte ara sokakları kardan temizlemek için
seferber oldu. “Belediye zor durumda kalsın”, “bırakalım hizmet edemesin” gibi
kolaycı ve siyaseten kârlı olabilecek bir tutum yerine; zor olanı, doğru olanı
seçti. Canla başla çalıştı. Çünkü mesele siyaset değil, insandı. Mesele kimin
yönettiği değil, kimin sokakta kaldığıydı.
Bu örnek,
sivil toplumun kriz anlarında nasıl bir rol üstlenmesi gerektiğini açıkça
gösteriyor. Ancak aynı olağanüstü koşullarda Diyarbakır’da neden benzer bir
sivil seferberliğe yeterince tanık olamadık? Neden sivil toplum örgütleri,
meslek odaları, gönüllü yapılar daha görünür biçimde sahaya inmedi? Neden bütün
sorumluluk, her zamanki gibi, yalnızca belediyelere yüklendi?
Şunu hakkıyla
teslim etmek gerekir: Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve ilçe belediyeleri,
yoğun kar yağışının yarattığı tüm zorluklara rağmen, imkânları ölçüsünde
sahadaydı. Ana arterlerin açılması, toplu ulaşımın aksamaması, hastanelere ve
acil güzergâhlara erişimin sağlanması için ekipler gece gündüz çalıştı. İlçe
belediyeleri de kendi sınırları içinde karla mücadele için seferber oldu.
Büyükşehir Belediyesi’nin esnafa kar küreği dağıtarak destek istemesi, bu
mücadelenin tek başına yürütülemeyeceğinin açık bir göstergesiydi.
Ancak
tam da bu noktada şu soruyu kendimize sormamız gerekiyor:
Keşke
belediye kürek dağıtmadan önce, biz Diyarbakır halkı olarak küreklerimizi alıp
sokağa inseydik, denemez mi?
Belediyelerin
çabasını takdir etmek, yurttaş ve sivil toplum sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Aksine, olağanüstü durumlar kamu kurumlarıyla toplumun birlikte hareket
etmesini zorunlu kılar. Dayanışma talimatla değil, bilinçle olur. Yurttaşlık,
yalnızca seçim günleri sandığa gitmekten ibaret değildir. Eleştiri hakkı kadar,
sorumluluk alma yükümlülüğü de vardır.
Oturduğumuz
yerden sosyal medyada belediyeleri, kurumları, yöneticileri eleştirmek en
kolayıdır. Zor olan ise soğuğa rağmen sokağa çıkmak, eline kürek almak,
komşusunun önünü temizlemek, yaşlı bir komşuya yardım etmektir. Ne yazık ki
çoğu zaman en kolay olanı seçiyoruz.
Siverek’teki
örnek bize şunu gösteriyor:
Gerçek sivil
toplum, yalnızca bildiri yayımlayan, açıklama yapan değil; kriz anında sahaya
inebilen yapıdır. Siyaset üstü davranabilmektir. “Biz kimiz?” sorusundan önce
“Bu şehirde yaşayanlara ne borçluyuz?” sorusunu sorabilmektir.
Diyarbakır gibi güçlü bir sivil toplum geleneğine, köklü bir imece kültürüne sahip bir kentte, bu tür kolektif reflekslerin zayıf kalması düşündürücüdür. Oysa bu şehir, geçmişte çok daha ağır koşullarda mahalle dayanışmasını, gönüllü seferberliği, ortak emeği defalarca göstermiştir. Bugün eksik olan şey imkân değil; irade ve ortak vicdandır.
Kar yağışı
geçer. Sokaklar temizlenir. Belediyeler görevlerini yerine getirir. Ama geriye
şu soru kalır:
Biz bu şehirde
yalnızca hizmet bekleyen bireyler miyiz, yoksa her koşulda bu şehri yaşanılır
kılan gerçek sahipleri miyiz?
Eğer ikinci
seçenek doğruysa, o zaman eleştiriden önce katkıyı, talepten önce sorumluluğu,
siyasetten önce insanı merkeze almak zorundayız. Siverek’te yapılan tam olarak
buydu. Diyarbakır’da belediyelerin gösterdiği çaba da bunu tamamlamaya
yönelikti. Eksik kalan ise bu çabanın toplumun tüm kesimleriyle yeterince
birleşememesiydi.
Belki de
artık şunu kabul etmeliyiz:
Bir
kenti asıl ayakta tutan şey yalnızca belediyeler değil; o kentte yaşayanların
vicdanı, dayanışması ve ortak sorumluluk bilincidir.

Yorumlar
Yorum Gönder