“Uyuşturucu, çocukların değil; çözümsüzlüğün
sonucudur.”
Sosyal
Araştırmalar Merkezi’nin (SAMER) yayımladığı “Diyarbakır’da uyuşturucu
kullanım yaşı 5–11’e düştü” başlıklı saha araştırması, Diyarbakır’da
uzun süredir görünmez kılınan fakat giderek derinleşen bir toplumsal krizi
bütün çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Bu rapor, yalnızca madde kullanımındaki
dramatik yaş düşüşünü değil; aynı zamanda çocukların ve gençlerin içine
itildiği yapısal çaresizliği gözler önüne sermektedir.
SAMER’in
Diyarbakır merkezli çalışması, bağımlılığın bireysel tercihlerle ya da aile içi
“ihmallerle” açıklanamayacağını açık biçimde göstermektedir. Uyuşturucu, bu
coğrafyada çocuklar ve gençler için bir “kaçış yolu” olmaktan ziyade;
alternatifsizlik, yoksulluk ve umutsuzluk koşulları içinde şekillenen bir yaşam
pratiğine dönüşmüş durumdadır. Kamusal alanların yokluğu, güvenli oyun ve yaşam
alanlarının eksikliği, denetimsiz boşluklar ve uzun süredir devam eden sosyal
dışlanmışlık, madde kullanımını olağanlaştıran temel dinamikler olarak öne
çıkmaktadır.
Raporda ortaya
konulan bulgular, uyuşturucu kullanımının Diyarbakır’da bireysel ya da kültürel
bir sorun olmanın çok ötesine geçtiğini göstermektedir. Eğitimden erken kopuş,
kronik işsizlik, güvencesiz yaşam koşulları, sosyal destek mekanizmalarının
yetersizliği ve çocuklara yönelik koruyucu politikaların işlememesi,
bağımlılığı besleyen yapısal unsurlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tablo,
aynı zamanda uzun yıllardır çözümsüz bırakılan Kürt sorununun yarattığı siyasal
ve toplumsal boşluklarla da doğrudan bağlantılıdır.
SAMER’in saha
verileri; Bağlar, Ergani ve Silvan gibi bölgelerde bağımlılığın münferit
vakalarla sınırlı olmadığını, aksine belirli mekânlarda yoğunlaşan ve kamusal
ihmalin ürünü olan süreklilik arz eden bir olguya dönüştüğünü göstermektedir.
Bu nedenle bağımlılıkla mücadeleyi yalnızca güvenlikçi politikalarla,
cezalandırma yöntemleriyle ya da maddeye erişimi engellemeye indirgemek, sorunu
çözmek bir yana daha da derinleştirmektedir.
Gerçek ve
kalıcı çözüm, maddeyle değil; maddeyi mümkün kılan koşullarla mücadele etmekten
geçmektedir. Ancak bu mücadele, tekil kurumların ya da sınırlı girişimlerin
omuzlarına bırakılamayacak kadar kapsamlıdır. Diyarbakır’da bağımlılıkla
mücadele, yerel yönetimler, kamu kurumları, meslek odaları, barolar, sağlık ve
eğitim kurumları, sivil toplum örgütleri, inanç kurumları ve mahalle
düzeyindeki inisiyatiflerin topyekûn, eşgüdümlü ve sürdürülebilir bir biçimde
birlikte hareket etmesini zorunlu kılmaktadır.
Bu ortak mücadele hattı; çocukların ve gençlerin hayatından sistematik biçimde eksiltilmiş olan eğitim olanaklarının güçlendirilmesini, güvenli oyun ve yaşam alanlarının yeniden inşa edilmesini, kültürel ve sosyal faaliyetlerin yaygınlaştırılmasını, psiko-sosyal destek mekanizmalarının erişilebilir hâle getirilmesini ve gençlere güvenceli bir gelecek perspektifinin sunulmasını temel hedef olarak benimsemelidir. Kurumlar arası kopukluk, yetki karmaşası ve sorumluluğun birbirine devredildiği mevcut tablo devam ettiği sürece bu döngünün kırılması mümkün değildir.
Bu noktada,
Kürt sorununun barışçıl ve kapsayıcı bir çözüme kavuşması da hayati bir öneme
sahiptir. Diyarbakır’da sosyal altyapının güçlendirilmesi, kamusal hizmetlerin
eşit ve erişilebilir hâle getirilmesi ve yerel ihtiyaçlara duyarlı, hak temelli
sosyal politikaların hayata geçirilmesi; bağımlılıkla mücadelenin asli ve
vazgeçilmez unsurlarıdır. Bu politikaların başarısı ise ancak kentteki tüm
kurumların ve sivil toplumun ortak sorumluluk üstlenmesiyle mümkündür.
SAMER’in
Diyarbakır’a dair ortaya koyduğu bu tablo, çocuklar ve gençler arasında giderek
derinleşen bağımlılık sorununun bireysel tercihlerle açıklanamayacak ölçüde
yapısal bir kriz olduğunu açıkça göstermektedir. Uyuşturucu kullanım yaşının
çocukluk sınırına kadar gerilemesi, kamusal sorumluluğun, sosyal politikaların
ve koruyucu mekanizmaların sistematik biçimde ihmal edildiğinin en somut
göstergesidir. Bu krizle mücadele; güvenlikçi ve cezalandırıcı yaklaşımların
ötesine geçerek, gençliği suçlanan bir nesne değil; korunması, güçlendirilmesi
ve geleceği birlikte inşa edilmesi gereken bir özne olarak ele alan, kurumlar
ve sivil toplum arasında ortaklaşmış, hak temelli ve kapsayıcı bir mücadele
hattının kurulmasını zorunlu kılmaktadır. Aksi hâlde bağımlılık, Diyarbakır’da
geçici bir sorun olarak değil; eşitsizliklerin, çözümsüzlüğün ve kamusal
boşlukların ürettiği kalıcı bir toplumsal gerçeklik olarak varlığını sürdürmeye
devam edecektir.

Yorumlar
Yorum Gönder