“Ümmet diliyle inkâr, zulmün en
rafine hâlidir.”
Ortadoğu,
binlerce yıllık medeniyetlerin, dinlerin ve halkların iç içe geçtiği bir
coğrafyadır. Bu coğrafyanın en kadim halklarından biri olan Kürtler ise tarih
boyunca bu çeşitliliğin merkezinde yer almış, ancak buna rağmen siyasal,
kültürel ve toplumsal açıdan en fazla mağduriyet yaşayan topluluklardan biri
olmuştur. Özellikle dikkat çekici olan, Kürtlerin yaşadığı baskı ve engellemelerin
önemli bir bölümünün, aynı dini paylaştıkları diğer Ortadoğulu Müslüman
halklardan gelmiş olmasıdır. Bu durum, yalnızca politik değil, aynı zamanda
ahlaki ve vicdani bir sorgulamayı da beraberinde getirir.
Kürtler,
İslamiyet’i erken dönemde benimsemiş, tarih boyunca İslam dünyasının askeri,
ilmi ve kültürel yapısında önemli roller üstlenmiş bir halktır. Selahaddin
Eyyubi gibi figürler, Kürtlerin İslam tarihindeki merkezi yerini açıkça
göstermektedir. Buna rağmen modern döneme gelindiğinde, Kürt kimliği birçok
Ortadoğu devletinde inkâr edilmiş, bastırılmış veya güvenlik tehdidi olarak
görülmüştür. Bu inkâr politikalarının en çarpıcı yönlerinden biri, bunların
çoğu zaman “ümmet”, “kardeşlik” ve “İslam birliği” söylemleriyle
meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.
Ortadoğu’da
kurulan ulus-devletlerin büyük bölümü, tekçi kimlik anlayışları üzerine inşa
edilmiştir. Bu yapılar içinde Kürtler; dilleri, kültürleri ve kolektif
kimlikleri nedeniyle çoğu zaman “uyumsuz unsur” olarak değerlendirilmiştir.
Kürtlerin en küçük kültürel ya da siyasal kazanımı bile, birçok devlet
tarafından bölünme korkusu, egemenlik kaybı veya otorite zayıflaması olarak
algılanmıştır. Bu nedenle Kürtlerin elde ettiği her kazanım, ister yerel
yönetim düzeyinde ister kültürel alanda olsun, sistematik bir biçimde geri
alınmaya ya da etkisizleştirilmeye çalışılmıştır.
Buradaki temel
çelişki şudur: Aynı inancı paylaşan halklar arasında, adalet, eşitlik ve
kardeşlik ilkeleri teorik olarak güçlü bir şekilde vurgulanırken, pratikte
etnik hiyerarşiler ve güç ilişkileri bu ilkelerin önüne geçmiştir. Kürtlerin
maruz kaldığı baskılar, çoğu zaman “devletin bekası”, “dinin korunması” veya
“dış güçler” söylemleriyle gerekçelendirilmiş; böylece hem siyasi hem de dini
argümanlar iç içe geçirilmiştir. Bu durum, Kürtlerin yaşadığı mağduriyetin
yalnızca politik değil, aynı zamanda derin bir ahlaki yaraya dönüşmesine neden
olmuştur.
Öte yandan,
Kürt halkının büyük ölçüde dini değerlere bağlı, muhafazakâr ve toplumsal
dayanışması güçlü bir yapıya sahip olması da paradoksal bir sonuç doğurmuştur.
Silahlı ya da radikal yöntemlere başvurmadıkları dönemlerde dahi, Kürtlerin
talepleri çoğu zaman görmezden gelinmiş; hak arayışları “zamansız” veya
“tehlikeli” olarak nitelendirilmiştir. Bu da Kürtlerde, “ne yaparsak yapalım kabul
görmüyoruz” duygusunun kökleşmesine yol açmıştır.
Kürtlerin
Ortadoğu’daki diğer Müslüman halklardan ve devletlerden gördüğü baskı, basit
bir etnik anlaşmazlık ya da geçici siyasal gerilim olarak okunamaz. Bu baskı;
tarihsel mirasın çözümlenmemiş yükleri, modern ulus-devletlerin tekçi kimlik
anlayışları, bölgesel güç dengeleri ve dinin çoğu zaman adalet üretmek yerine
siyasal çıkarlar doğrultusunda araçsallaştırılması gibi çok katmanlı nedenlere
dayanmaktadır. Kürtler, yüzyıllardır bu coğrafyanın asli unsurlarından biri
olmalarına rağmen, hem kimlikleriyle görünür olduklarında hem de meşru hak
taleplerini dile getirdiklerinde sistematik bir dirençle karşılaşmışlardır. Bu
durum, sorunun yalnızca Kürtlerle ilgili değil; Ortadoğu’nun yönetim anlayışı,
adalet algısı ve çoğulculukla kurduğu sorunlu ilişkinin bir yansıması olduğunu
göstermektedir.
Kürt
sorununun kalıcı ve adil bir çözüme kavuşması ise, yüzeysel reformlarla ya da
güvenlik merkezli yaklaşımlarla mümkün değildir. Bu sorun, ancak samimi bir
tarihsel yüzleşme, eşit yurttaşlık ilkesinin koşulsuz kabulü ve dinin gerçekten
adalet, vicdan ve insan onuru merkezli bir perspektifle yeniden ele alınmasıyla
aşılabilir. Aksi hâlde, Kürtlerin elde ettiği her kazanımın tehdit olarak
algılandığı, her hak talebinin bastırıldığı bu döngü devam edecek; bu da
yalnızca Kürtlerin değil, tüm Ortadoğu’nun toplumsal barışını ve ahlaki
tutarlılığını zedelemeyi sürdürecektir. Gerçek bir barış ve kardeşlik ise ancak
inkârın değil, eşitliğin ve adaletin esas alındığı bir siyasal ve toplumsal
düzenle mümkün olabilir.
Kaynakça
1-Ortadoğu Rönesansı,
Özdemir, Arslan, Sınırsız Yayınları,2013,Ankara

Yorumlar
Yorum Gönder