“Bir kent ne kadar demokratik görünürse
görünsün, kadın güvende değilse eksiktir.”
Diyarbakır,
güçlü siyasal mobilizasyonu ve yüksek demokratik söylemiyle öne çıkan; ancak
aynı zamanda yoksulluk, işsizlik ve ataerkil toplumsal ilişkilerin derin
biçimde hissedildiği bir kenttir. Kamusal alanda kadın temsili görece
görünürken, özel alanda erkek egemen güç ilişkileri varlığını sürdürmekte; bu
ikili yapı, kadınların gündelik yaşamında şiddet ve güvencesizlik olarak
karşılık bulmaktadır. Kentte demokrasi söylemi yükseldikçe, bu söylemin aile ve
toplumsal cinsiyet ilişkilerine yeterince nüfuz edememesi, Diyarbakır’ın en
belirgin sosyolojik çelişkilerinden birini oluşturmaktadır.
Nüfusu 2
milyona yaklaşan Diyarbakır’da son yıllarda kadınların adli yardıma
başvurularında dikkat çekici bir artış yaşanmaktadır. Boşanma, nafaka ve
velayet davalarındaki yükseliş; yalnızca bireysel aile içi sorunların değil,
derinleşen ekonomik kriz, yaygınlaşan şiddet ve yapısal eşitsizliklerin bir
sonucu olarak okunmalıdır. Ancak bu tabloyu daha çarpıcı kılan nokta şudur:
Diyarbakır, siyasal temsilde “kadın bilinçliliği”nin, yani kadınların yerel
yönetimlerde ve siyasette görece daha görünür olduğu kentlerden biridir. Bu
durum, “demokrasi ve kadın temsili arttıkça şiddet azalır” varsayımıyla açık
bir çelişki yaratmaktadır.
Bu çelişki,
demokrasiyi yalnızca temsili bir mekanizma olarak algılamanın yetersizliğini
ortaya koyar. Zira sosyolojik açıdan demokrasi, sadece sandıkta ya da mecliste
var olan bir olgu değildir; aynı zamanda gündelik hayatın, aile ilişkilerinin,
toplumsal cinsiyet rollerinin ve güç ilişkilerinin içine nüfuz eden bir
kültürdür. Diyarbakır’da kadınların siyasal temsilde görünür olması, ataerkil
toplumsal yapının çözülmesi anlamına gelmemektedir.
Kentte hâkim
olan ataerkil aile yapısı, erkekliğin güç, denetim ve otoriteyle
özdeşleştirildiği bir kültürel zemin üretmektedir. Erkek, ekonomik krizle
birlikte işsiz kaldığında ya da hane içindeki “sağlayıcı” rolünü yerine
getiremediğinde, bu durum bir kimlik krizine dönüşmekte; bu kriz ise çoğu zaman
şiddet yoluyla telafi edilmeye çalışılmaktadır. Kadına yönelik şiddet, bu
bağlamda bireysel öfkenin değil, erkeklik rejiminin bir sonucu olarak ortaya
çıkmaktadır.
Öte yandan
Diyarbakır’da kadınların adli yardıma daha fazla başvurması, yalnızca şiddetin
arttığını değil; aynı zamanda kadınların farkındalığının ve hak arama
bilincinin yükseldiğini de göstermektedir. Bu durum, paradoksal biçimde, kadın
hareketinin ve demokratik söylemin bir kazanımıdır. Kadınlar artık şiddeti
kader olarak değil, hukuki ve toplumsal bir sorun olarak tanımlamakta; boşanma,
nafaka ve velayet gibi alanlarda hak talep etmektedir. Ancak bu bilinçlenme
süreci, erkek egemen yapılar tarafından bir “tehdit” olarak algılanmakta ve bu
da şiddeti tetikleyebilmektedir.
Siyasal alanda
kadın temsili artarken, ekonomik yoksunluk, eğitim eşitsizliği, işsizlik ve
kamusal destek mekanizmalarının yetersizliği devam etmektedir. Demokrasi,
yalnızca sembolik düzeyde kaldığında; yani ekonomik adalet, sosyal politika ve
toplumsal cinsiyet eşitliğiyle desteklenmediğinde, kadınların gündelik
hayatında karşılığı sınırlı olmaktadır. Bu nedenle Diyarbakır örneğinde yaşanan
durum, “demokratik görünüm ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafeyi” açıkça
gözler önüne sermektedir.
Diyarbakır’da
kadınların yoğun biçimde şiddet görmesi, kadın temsiliyle çelişen bir durum
değil; yapısal dönüşümün henüz tamamlanmadığının bir göstergesidir. Gerçek
anlamda bir demokratikleşme; kadınların yalnızca seçilmiş pozisyonlarda değil,
evde, sokakta, işte ve mahkemede eşit ve güvende olduğu bir toplumsal düzeni
gerektirir. Adli yardım başvurularındaki artış ise bu mücadelenin sürdüğünü ve
kadınların sessiz kalmadığını göstermektedir. Bu yönüyle tablo karanlık olduğu
kadar, değişimin işaretlerini de içinde barındırmaktadır.

Yorumlar
Yorum Gönder