Diyarbakır
Surları yalnızca bazalt taşların üst üste konulmasıyla oluşmuş bir yapı
değildir; onlar, insanlık tarihinin taşlara kazınmış hâlidir. Binlerce yıl
boyunca medeniyetlerin yükselişine ve çöküşüne tanıklık etmiş, savaşların
gürültüsünü, barışın sessizliğini, acının ve umudun izlerini aynı anda taşımış
kadim bir hafızadır. Bu eşsiz miras, bir şehrin değil, bütün insanlığın ortak
geçmişini temsil eder. Bu nedenle UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alması
sadece bir unvan değil, aynı zamanda evrensel bir sorumluluğun ifadesidir. Ne
var ki bugün, yüzyıllara meydan okumuş bu onurlu taşların üzerinde sprey
boyalarla yazılmış anlamsız harfler, şekiller ve imzalar görmek, insanın içini
acıtmakla kalmıyor; geçmişle bağımızın ne kadar zayıfladığını da acı bir
şekilde gözler önüne seriyor.
Sosyal medyada
tekrarlanan “Bunu yapan Diyarbakırlı olamaz” sözü, gerçeği savunmaktan çok,
sorumluluktan kaçmanın konforlu bir cümlesine dönüşmüş durumda. Oysa bu
tahribatı yapanlar da bu şehirde yaşayan, bu kentin nimetlerinden faydalanan
insanlardır. Diyarbakırlı olmak, yalnızca aynı coğrafyada doğmuş olmak ya da bu
surların önünden her gün geçmek değildir. Diyarbakırlı olmak, yüzyıllardır
ayakta duran bir mirasa zarar verildiğinde utanç duymak, sessiz kalmamaktır.
Bir değerin kıymetini bilmemek masum bir cehalet değildir; bu, açık bir
duyarsızlık ve sorumsuzluktur. Suçu “bizden olmayanlara” yıkmak, surların
üzerindeki sprey boyayı silmez; aksine bu ayıbı normalleştirir. Bu şehir,
inkârla değil, yüzleşmeyle korunur. Gerçek Diyarbakırlılık, taşlara yazı yazmakla
değil; o taşları koruyacak bilinci göstermeyle ölçülür.
Surlara yazı
yazmak bir ifade özgürlüğü değil, bir kültürsüzlük ve bilinçsizlik
göstergesidir. Kendi evinin duvarına sprey boya ile rastgele yazı yazmayan bir
insanın, binlerce yıllık bir yapıyı hoyratça kirletmesi kabul edilemez. Bu
davranış ne bir başkaldırıdır ne de bir sanat; bu, ortak mirasa karşı işlenen
açık bir saygısızlıktır.
Asıl soru
şudur: Biz bu şehri gerçekten ne kadar tanıyor, ne kadar seviyoruz?
Diyarbakır’ı sevdiğimizi söylerken, onun tarihini ne kadar biliyoruz; surların
neden sadece taş değil, birer hafıza olduğunu gençlerimize ne ölçüde
anlatabiliyoruz? Bu bazalt taşların hangi acılara tanıklık ettiğini, hangi
sevinçleri, hangi umutları taşıdığını, hangi bedellerle bugünlere ulaştığını
aktarabildik mi? Eğer aktaramadıysak, surlara yazılan her anlamsız cümlede
sadece yazıyı yazanın değil, anlatamayanların, öğretemeyenlerin ve susmayı
tercih edenlerin de payı vardır. Çünkü kültür kendiliğinden korunmaz;
anlatılarak, öğretilerek ve sahiplenilerek yaşatılır. Gençler tarihini
tanımazsa, taşın kıymetini de bilmez. Bu yüzden sorgulanması gereken yalnızca
sprey boyayı tutan el değil, o ele “dur” demeyen bakışlardır. Bir şehrin
hafızası, en çok da suskunlukla aşınır.
Bu surlar
yüzyıllardır ayakta. Savaşlar gördü, istilalar yaşadı ama bugün en büyük zararı
duyarsızlıktan görüyor. Diyarbakır’ı sevmek, ona sahip çıkmakla başlar. Sahip
çıkmak ise korumakla, kirletmemekle ve gelecek kuşaklara olduğu gibi aktarmakla
mümkündür.
Diyarbakır
Surları susar, ama unutmaz. Yüzyıllardır ayakta duran bu kadim taşlar,
üzerlerine kazınan her anlamsız harfi, her hoyrat çizgiyi bir utanç kaydı gibi
hafızasında taşır. Bu yazılar sadece taşları kirletmez; aynı zamanda bizim
kültürle, tarihle ve aidiyet duygusuyla aramıza koyduğumuz mesafeyi de açıkça
ele verir. Bir şehre sahip çıkmak, onun sokaklarında yaşamakla değil; onun
hafızasını korumakla mümkündür. Surlara yazılan her sprey boya izi, gelecek
kuşaklara bırakılan eksik, yaralı bir mirastır. Oysa bu miras bize ait değil,
biz onu emanet aldık. Bu emaneti korumak, görmezden gelmemek, sessiz kalmamak
hepimizin sorumluluğudur. Hâlâ geç değil. Bilinçle, eğitimle ve ortak bir
duyarlılıkla bu mesafeyi kapatmak; Diyarbakır’ın taşlarına yeniden saygıyı,
şehrin ruhuna yeniden onuru kazandırmak bizim elimizde.

Yorumlar
Yorum Gönder