Çocuğun Özerkliğimi, Çocuğun İhmalimi?

“Özerklik, başıboşluk değil; rehberlik edilen özgürlüktür.”

“Çocuğun özerkliği” kavramı, son yıllarda en çok konuşulan ama en çok yanlış anlaşılan kavramlardan biri haline geldi. Özerklik; çocuğun kendi kararlarını verebilmesi, birey olabilmesi ve sorumluluk geliştirmesi demektir. Ancak bugün gelinen noktada bu kavram, tehlikeli bir biçimde “çocuğu kendi haline bırakmak” olarak yorumlanmaktadır.

Oysa gerçek şudur:

Özerklik, sınırlarla birlikte anlam kazanır.

Sınır yoksa özerklik değil, başıboşluk vardır.

Bugün birçok ailede çocuk ne isterse o olmakta, ebeveynler sınır koymayı bir tür “psikolojik zarar” olarak görmektedir. “Aman üzülmesin”, “aman kırılmasın” yaklaşımı, kısa vadede huzur sağlıyor gibi görünse de uzun vadede çocukları hayata hazırlıksız, sorumluluktan uzak ve denetimsiz bireyler haline getirmektedir.

Buradaki en büyük çelişki ise şudur: Henüz hukuki olarak tam sorumluluk taşımayan, yani ceza ehliyeti sınırlı olan bireyler; günlük yaşamda sanki tüm sonuçları üstlenebilecek olgunlukta bireylermiş gibi serbest bırakılmaktadır. Sorumluluğu olmayan bireye sınırsız özgürlük vermek, onu özgürleştirmek değil, yönsüz bırakmaktır.

Son günlerde okullarda yaşanan şiddet olayları, bu yanlış anlayışın en ağır sonuçlarını gözler önüne sermektedir. Henüz 14 yaşında bir çocuğun silahlarla okulu basması, öğretmen ve öğrencileri hedef alması; bireysel bir “sapma” değil, çok katmanlı bir toplumsal sorunun dışavurumudur.

Bu noktada sorulması gereken soru nettir:

Bu çocuklar nasıl bu hale geldi?

Cevap ise rahatsız edici ama kaçınılmazdır.

Çünkü çocuklar sınır görmeden büyüdü.

Çünkü “hayır” kelimesi hayatlarından çıkarıldı.

Çünkü otorite değersizleştirildi.

Ve en önemlisi, çünkü öğretmen yalnız bırakıldı.

Bugün öğretmenler, sınıfta yanlış bir davranışa müdahale ederken dahi tereddüt yaşamaktadır. Çünkü bilirler ki karşılarında sadece öğrenci değil, çoğu zaman onu koşulsuz savunan bir veli olacaktır. Veliler, çocuklarının hatalarını görmek yerine öğretmeni sorgulamayı tercih etmekte; öğretmeni desteklemek yerine baskı altına almaktadır.

“Benim çocuğum yapmamalı” anlayışı yerini “Benim çocuğuma kimse karışamaz” anlayışına bırakmıştır.

Bu yaklaşımın sonucu olarak öğretmenin otoritesi aşınmış, itibarı zedelenmiş ve etkisi ciddi ölçüde azaltılmıştır. Otoritenin olmadığı yerde ise çocuk sınır tanımamayı öğrenir. Çünkü karşısında onu yönlendirecek, gerektiğinde durduracak güçlü bir yetişkin figürü kalmamıştır.

Özellikle özel okullarda eğitim, giderek bir “memnuniyet hizmetine” dönüşmektedir. Velinin ödediği ücret, çocuğun her durumda haklı olduğu yönünde yanlış bir algı üretmektedir. Çocuğun başarısızlığı öğretmene yüklenmekte, çocuğun sorumluluğu göz ardı edilmektedir. “Biz bu kadar para veriyoruz” anlayışı, eğitimi bir alışveriş ilişkisine indirgemekte; öğretmeni ise bu ilişkinin pasif bir unsuru haline getirmektedir.

Bir diğer önemli mesele ise psikolojik destek konusundaki dirençtir. Rehber öğretmenlerin yaptığı “uzman desteği alınmalı” yönündeki öneriler dahi çoğu zaman yanlış anlaşılmakta, hatta tepkiyle karşılanmaktadır. Oysa bu öneri bir suçlama değil, bir çözüm yoludur. Sorunu inkâr etmek, onu ortadan kaldırmaz; aksine derinleştirir. Ne yazık ki bazı aileler bu noktada savunmaya geçerek rehber öğretmene “Asıl senin psikoloğa ihtiyacın var” ya da “Hangi yetkiye dayanarak bunu söylüyorsun?” şeklinde karşılık verebilmektedir. Oysa rehber öğretmenin temel görevlerinden biri, psikolojik bir sorun olabileceğini gözlemlediği öğrenciyi ilgili birimlere, özellikle Rehberlik ve Araştırma Merkezi’ne (RAM) yönlendirmektir. Bu, bir yargılama değil; çocuğun iyiliği için yapılan profesyonel bir sorumluluktur. Bir rehber öğretmen olarak bunu defalarca yaşadım ve hâlâ yaşamaktayım.

Bugün gelinen noktada açıkça görülmektedir ki: Sorun güvenlik sorunu değildir. Okul kapılarına polis koymak, kameraları artırmak, geçici bir önlem olabilir ama kalıcı bir çözüm değildir.

Sorun; sosyolojik, psikolojik ve kültüreldir.

Sorun; eğitim sisteminin bakış açısındadır.

Sorun; sınav odaklı, insan yetiştirmeyi ikinci plana atan anlayıştadır.

Ve en önemlisi, sorun; çocuk yetiştirme kültüründeki kırılmadadır.

Çocukları mutlu etmek ile onları yetiştirmek arasındaki fark unutulmuştur. Oysa her istediği yapılan çocuk mutlu değil, doyumsuz olur. Sınır konulmayan çocuk özgür değil, güvensiz olur. Çünkü çocuk, sınırlar sayesinde dünyayı anlamlandırır ve kendini güvende hisseder.

Bu noktada yapılması gereken şey bellidir ama kolay değildir: Çocuğa yaşına uygun özgürlük verilmeli, ama bu özgürlük net sınırlarla çerçevelenmelidir.

Aile ve öğretmen aynı dili konuşmalı, birbirini zayıflatmak yerine desteklemelidir.

Yanlış davranışa müdahale edilmeli, âmâ bu müdahale aşağılayıcı değil, öğretici olmalıdır.

Gerekli durumlarda profesyonel destek alınmalı, bu bir zayıflık değil, sorumluluk olarak görülmelidir.

Ve en önemlisi: Öğretmenin itibarı yeniden inşa edilmelidir.

Çünkü öğretmenin olmadığı yerde eğitim olmaz.

Eğitimin olmadığı yerde ise toplum ayakta kalamaz.

Artık şapkamızı önümüze koyup samimi bir yüzleşme yapmanın zamanı gelmiştir.

Soruyu doğru sormadan, doğru cevabı bulamayız: Biz çocuklarımızı gerçekten yetiştiriyor muyuz, yoksa sadece onları memnun etmeye mi çalışıyoruz?

Yorumlar