Toplumların
gelişmişliği çoğu zaman gökyüzüne uzanan binalarla, açılışı yapılan büyük
projelerle ya da ekonomik verilerle anlatılır. Rakamlar büyüdükçe, şehirler
genişledikçe bir ilerleme hikâyesi yazıldığı düşünülür. Oysa bu hikâyenin asıl
satır araları çoğu zaman görünmeyenlerde saklıdır. Bir toplumun gerçek
seviyesi; en çok konuşulan başarılarında değil, en az görülen hayatlara nasıl
dokunduğunda ortaya çıkar. Kaldırımların yüksekliği, bir kapının eşiği, bir
bakışın tonu… Hepsi, o toplumun vicdanına dair sessiz ama güçlü ipuçlarıdır.
İşte tam bu
noktada engelli bireylerin yaşam içindeki yeri, yalnızca sosyal bir mesele
değil; aynı zamanda ahlaki bir ölçüttür. Görünürlükleri, karşılaştıkları
engeller, kendilerine sunulan ya da sunulmayan fırsatlar; bir kentin ne kadar
kapsayıcı olduğunu gözler önüne serer. Çünkü gerçek gelişmişlik, kimsenin
geride bırakılmadığı bir düzen kurabilmekle mümkündür. Engelli bireylerin
hayatın her alanında ne kadar yer bulduğu, ne kadar eşit koşullarda var
olabildiği ve en önemlisi ne kadar “bizden biri” olarak kabul edildiği; aslında
bir ülkenin aynaya baktığında gördüğü en dürüst yansımadır.
Bugün hâlâ
sokaklarda, okullarda, iş yerlerinde görünmeyen ama aslında her yerde olan bir
gerçeklik var: engellilik. Görmezden gelindiğinde ortadan kaybolmayan, aksine
daha da derinleşen bir eşitsizlik… Kaldırımların yüksekliği, binaların
erişilemezliği, bakışların önyargısı; hepsi birer görünmez duvar örüyor
insanların hayatına. Ve bu duvarlar, sadece engelli bireyleri değil, aslında
hepimizi sınırlıyor.
Tam da bu
yüzden “Engelliler Onur Yürüyüşü” bir etkinlikten çok daha fazlası. Bu yürüyüş,
bir çağrıdır. Sessiz kalınanlara karşı bir ses, görmezden gelinenlere karşı bir
görünürlük mücadelesidir. Çünkü mesele yalnızca fiziksel engeller değil;
zihinlerdeki engellerdir asıl aşılması gereken.
Onur kavramı
burada kilit bir anlam taşıyor. Onur; bir insanın sadece var olduğu için
değerli kabul edilmesidir. Hiçbir koşula, başarıya ya da “normal” kalıplarına
bağlı olmadan… Engelli bireylerin talep ettiği şey de tam olarak bu: eşit,
özgür ve onurlu bir yaşam.
Belki de en
çok hatırlamamız gereken şu: Bu mücadele, yalnızca engelli bireylerin
mücadelesi değil. Bu, hepimizin meselesi. Çünkü adalet bölünemez. Bir yerde
eksikse, her yerde eksiktir.
3
Mayıs’ta Diyarbakır’da atılacak her adım, aslında daha kapsayıcı bir toplumun
inşasına atılmış bir adımdır. O gün orada yürüyenler sadece bir güzergâhı
değil, yıllardır biriken eşitsizlikleri de kat edecek.
Ve
belki de en önemlisi, bu yürüyüş bize şunu hatırlatacak:
Birlikte
yürüdüğümüzde yollar değişir.
Bu
yüzden mesele sadece katılmak değil, sahip çıkmaktır.
Sadece
görmek değil, fark etmektir.
Sadece
konuşmak değil, harekete geçmektir.
Çünkü
bu onur, birilerinin değil; hepimizin.

Yorumlar
Yorum Gönder