"Mizahın
hedefi kadınlar değil, kadınları aşağılayan zihniyet olmalıdır."
Son günlerde
kamuoyunda tartışılan ve Rahmi Koç tarafından aktarılan Kürt kadınını konu alan
anlatı, Türkiye'de hâlâ canlılığını koruyan iki temel sorunu yeniden görünür
kılmıştır: cinsiyetçilik ve etnik önyargılar.
Burada dikkat
çekici olan noktalardan biri de söz konusu anlatının aslında bir doktorun
anılarında yer alan bir olaydan esinlenmiş olmasıdır. Ancak gerçek ya da anı
niteliğindeki bir olayın zamanla fıkra formuna dönüştürülmesi, onu eleştiriden
muaf hale getirmez. Aksine, bireysel bir anının toplumsal dolaşıma girerek bir
etnik grubun kadınlarını temsil eden mizahi bir kalıba dönüşmesi, sosyolojik
açıdan daha da dikkat çekici bir durumdur. Çünkü artık ortada yalnızca bir anı
değil, belirli bir kimlik grubunu temsil ettiği varsayılan bir anlatı
bulunmaktadır.
Anlatılan
fıkrada, Kürt bir kadın hastanın doktora verdiği cevap üzerinden bir mizah
üretilmeye çalışılmaktadır. İlk bakışta sıradan bir fıkra gibi görülebilir.
Ancak sosyolojik açıdan bakıldığında burada yalnızca bir şaka değil, kadınların
ve belirli bir etnik topluluğun tarihsel önyargılarla temsil edilmesi söz
konusudur. Çünkü fıkranın merkezinde birey yoktur; "Kürt kadın"
kimliği vardır. Kadın, kişiliğiyle değil, etnik kökeni ve cinsiyeti üzerinden
tanımlanmıştır.
Bu durum
tesadüf değildir. Erkek egemen toplumlarda kadınlar çoğu zaman mizahın öznesi
değil nesnesi olmuştur. Fıkralarda aptal kadın, dedikoducu kadın, cinselleştirilmiş
kadın ya da alaya alınan kadın figürleri sürekli yeniden üretilmiştir. Etnik
kimlikler söz konusu olduğunda ise bu ayrımcılık daha da derinleşmektedir.
Kürt, Laz, Arap, Çerkes ya da başka bir topluluğa mensup kadınlar, çoğu zaman
toplumun bilinçaltındaki önyargıların taşıyıcısı haline getirilmiştir.
Oysa mesele
hangi etnik grubun hedef alındığı değildir. Sorun, kadınların insan olmaktan
çıkarılıp bir mizah malzemesine dönüştürülmesidir. Bir gün Kürt kadınları,
başka bir gün Laz kadınları, başka bir gün Arap kadınları ya da Rus kadınları
hedef alınabilir. Değişmeyen tek şey, erkek egemen zihniyetin kadınları
aşağıdan bakan bir gözle değerlendirmesidir.
Üstelik bu tür
anlatılar sıradan insanlar tarafından dile getirildiğinde bile eleştirilmesi gerekirken,
toplumda etkili ve saygın konumlarda bulunan kişiler tarafından anlatıldığında
çok daha büyük bir anlam taşır. Çünkü kamusal kişilerin kullandığı dil yalnızca
bireysel bir tercih değil, aynı zamanda toplumsal bir mesajdır. Söylenen sözler
milyonlarca insana ulaşır, normalleştirir ve meşrulaştırır.
Savunma
genellikle aynıdır: "Bu sadece bir fıkra." Ancak tarih bize
göstermiştir ki ayrımcılık çoğu zaman nefret söylemiyle değil, şaka ile başlar.
İnsanlar önce güler, sonra alışır, ardından da sorgulamamaya başlar. Bu nedenle
mizah, masum görünen ama güçlü toplumsal etkiler yaratabilen bir alandır.
21.yüzyılda
hâlâ kadınları etnik kimlikleri üzerinden aşağılayan anlatıları mizah olarak
sunmak, toplumsal dönüşümün gerisinde kalmış bir anlayışın göstergesidir.
Kadınların eğitimde, siyasette, bilimde, sanatta ve toplumsal yaşamın her
alanında eşitlik mücadelesi verdiği bir çağda, onları fıkraların nesnesi haline
getirmek ilerleme değil, geçmişe dönüştür.
Gerçek
mizah; güçsüzü değil gücü eleştirir. Kadınları, etnik kimlikleri veya
dezavantajlı toplulukları hedef alan anlatılar ise mizahın değil, önyargının
ürünüdür.
Çünkü
hiçbir kadın; Kürt olduğu için, Laz olduğu için, Arap olduğu için ya da
herhangi bir kimliğe sahip olduğu için aşağılanamaz. İnsan onuru etnik kökene
göre değişmez.

Yorumlar
Yorum Gönder