Çocukları Cezalandırarak Değil, Koruyarak Geleceği İnşa Edebiliriz

"Bir çocuğu cezalandırmak kolaydır; onu anlamak ve yeniden hayata kazandırmak ise gerçek adalettir."

Son dönemde suça sürüklenen çocuklara yönelik daha ağır yaptırımlar öngören yasal düzenleme hazırlıkları, toplumda haklı olarak geniş bir tartışmayı beraberinde getirmiştir. İşlenen suçların toplumda yarattığı infial, mağdurların adalet beklentisi ve güvenlik kaygıları elbette göz ardı edilemez. Devletin temel görevlerinden biri, vatandaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamaktır. Ancak konu çocuklar olduğunda, yalnızca ceza eksenli bir yaklaşım benimsemek; sorunu çözmek yerine onu daha da derinleştirme riski taşımaktadır.

Bir çocuğun suça sürüklenmesi, çoğu zaman tek bir olayın değil; ihmalin, yoksulluğun, eğitime erişememenin, aile içi şiddetin, istismarın, sosyal dışlanmanın ve fırsat eşitsizliğinin bir sonucudur. Hiçbir çocuk suç işleme eğilimiyle doğmaz. Çocuklar, içinde büyüdükleri sosyal çevrenin, aile yapısının, eğitim sisteminin ve toplumsal koşulların ürünüdür. Bu nedenle çocukların işlediği suçu değerlendirirken yalnızca "ne yaptı?" sorusunu değil, "onu bu noktaya getiren neydi?" sorusunu da sormak gerekir.

Bugün cezaevlerinde bulunan birçok çocuğun yaşam öyküsüne bakıldığında; parçalanmış aileler, ekonomik yoksunluk, okul terkleri, bağımlılık, ihmal ve istismar gibi ortak sorunlar göze çarpmaktadır. Bu gerçek, çocuk suçluluğunun yalnızca bireysel bir tercih değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk alanı olduğunu göstermektedir. Eğer çocuklar korunması gereken yaşlarda korunamıyorsa, yalnızca çocuğu değil, sistemi de sorgulamak gerekir.

Son günlerde gündeme gelen ağır cezaların caydırıcı olacağı yönündeki görüşler kamuoyunda destek bulabilmektedir. Ancak çocuk gelişimi, kriminoloji ve çocuk adaleti alanındaki birçok çalışma; yalnızca cezaların ağırlaştırılmasının çocuk suçluluğunu kalıcı biçimde azaltmadığını göstermektedir. Ceza, davranışı geçici olarak bastırabilir; fakat davranışın ortaya çıkmasına neden olan sosyal ve psikolojik etkenler ortadan kaldırılmadıkça sorun farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkabilir.

Çocuk adalet sisteminin temel amacı intikam değil, adalettir. Adalet ise yalnızca cezalandırmayı değil; onarmayı, sorumluluk kazandırmayı ve yeniden topluma kazandırmayı da kapsar. Çünkü çocuklar biyolojik, zihinsel ve duygusal gelişimlerini sürdüren bireylerdir. Bir çocuğun hayatını tek bir hatası üzerinden tanımlamak, onun değişebilme ve gelişebilme potansiyelini görmezden gelmektir.

Toplum olarak kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Daha fazla çocuk cezaevine mi ihtiyaç duyuyoruz, yoksa daha fazla okul, rehber öğretmen, psikolojik danışman, sosyal hizmet uzmanı, spor alanı, sanat atölyesi ve güvenli yaşam alanına mı?

Gerçek çözüm, suç işleyen çocukların sayısını artıran nedenleri ortadan kaldırmaktır. Bunun yolu ise çocukları cezalandırmaktan önce onları korumaktan geçer. Risk altındaki çocukların erken dönemde tespit edilmesi, ailelere sosyal destek sağlanması, okullarda psikolojik danışmanlık hizmetlerinin güçlendirilmesi, madde bağımlılığıyla etkin mücadele edilmesi, çocukların sanat ve sporla buluşturulması ve dezavantajlı bölgelerde sosyal politikaların yaygınlaştırılması, uzun vadede ağır cezalardan çok daha etkili sonuçlar doğuracaktır.

Elbette işlenen suçların mağdurları vardır ve mağdurların adalet beklentisi son derece meşrudur. Ancak çocuklar söz konusu olduğunda güvenlik ile çocuk hakları arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz. Güçlü bir hukuk sistemi hem toplumu koruyabilir hem de suça sürüklenen çocukların yeniden topluma kazandırılmasını sağlayabilir. Esas mesele, bu dengeyi kurabilmektir.

Bir toplumun medeniyet düzeyi, çocuklarına nasıl davrandığıyla ölçülür. Çocuklarını yalnızca suç işlediklerinde hatırlayan toplumlar, geleceğin sorunlarını büyütür. Çocuklarını daha suç işlemeye başlamadan koruyan toplumlar ise geleceğini güvence altına alır.

Çocuklara yönelik politikaların merkezinde korku değil umut, ceza değil rehabilitasyon, dışlama değil kapsayıcılık, öfke değil bilim olmalıdır. Çünkü bugün kaybettiğimiz her çocuk, yarın toplumun ortak kaybı olacaktır. Buna karşılık bugün elinden tutabildiğimiz her çocuk ise yarının öğretmeni, doktoru, işçisi, sanatçısı, bilim insanı ya da vicdanlı bir yurttaşı olabilir.

Çocuklar geleceğimiz değildir; onlar bugünün yaşayan bireyleridir. Onları yalnızca işledikleri suç üzerinden değil, taşıdıkları potansiyel üzerinden değerlendirmek zorundayız. Çünkü çocuklar cezayla değil; sevgiyle, eğitimle, adaletle ve fırsatla değişir. Güçlü toplumlar, çocuklarını cezalandıran değil; onları koruyan, onaran ve yeniden hayata kazandıran toplumlardır.

Yorumlar