"Adaletin
yerini nüfuz aldığında, toplumun huzuru da toprağın bereketi de kaybolur."
Son yıllarda
bölgemizde, özellikle Kızıltepe'de aileler, köyler ve aşiretler arasında
yaşanan silahlı çatışmaların sayısında ciddi bir artış gözlemlenmektedir.
Kamuoyuna yansıyan olayların büyük bölümünde anlaşmazlıkların temelinde arazi
ve mülkiyet sorunları bulunmaktadır. Ancak sosyolojik açıdan bakıldığında sorun
yalnızca toprak meselesi değildir. Asıl mesele, modern hukuk düzeni ile
geleneksel güç ilişkileri arasındaki çatışmadır.
Toprak, tarih
boyunca bölgemizde yalnızca ekonomik bir değer değil aynı zamanda güç, itibar
ve sosyal statünün de göstergesi olmuştur. Bu nedenle arazi anlaşmazlıkları
çoğu zaman basit bir mülkiyet tartışması olmaktan çıkmakta, ailelerin ve
aşiretlerin prestij mücadelesine dönüşmektedir. Özellikle bazı nüfuzlu
ailelerin siyasi ve ekonomik güçlerini kullanarak hak sahibi olmadıkları
araziler üzerinde hak iddia ettikleri, hatta zaman zaman fiili baskılarla
insanların mülklerinden vazgeçmeye zorlandıkları yönünde toplumda yaygın bir
kanaat bulunmaktadır.
Örneğin bir
köylünün yıllardır ekip biçtiği ve tapusuna sahip olduğu bir arazi üzerinde
güçlü bir aile hak iddia ettiğinde, çoğu zaman mesele yalnızca iki taraf
arasındaki hukuki bir uyuşmazlık olarak kalmamaktadır. Güçlü tarafın sahip
olduğu sosyal çevre, ekonomik imkânlar ve siyasi bağlantılar devreye girmekte,
güçsüz taraf ise kendisini yalnız ve çaresiz hissedebilmektedir. Böyle
durumlarda insanlar haklarını hukuk yoluyla aramak yerine sessizce geri
çekilmeyi tercih etmekte, kimi zaman da köyünü veya arazisini terk etmek
zorunda kalmaktadır.
Sorunun daha
tehlikeli boyutu ise resmi hukuk sisteminin yerine alternatif karar
mekanizmalarının oluşturulmaya çalışılmasıdır. Kendilerini "akil
adamlar", "kanaat önderleri" veya "büyükler meclisi"
olarak tanımlayan gayri resmi yapılar ortaya çıkmıştır. Elbette toplumda barışı
sağlamak amacıyla yapılan iyi niyetli arabuluculuk girişimleri değerlidir.
Ancak sorun, bu yapıların mahkemelerin yerine geçmeye başlamasıyla ortaya
çıkmaktadır.
Bugün birçok
anlaşmazlıkta taraflar önce mahkemeye değil, bu heyetlere götürülmektedir. Ne
var ki bu kurulların herhangi bir hukuki sorumluluğu, denetimi veya bağlayıcı
adalet ölçütü bulunmamaktadır. Kararların çoğu zaman haklılık temelinde değil,
tarafların sahip olduğu güç dengelerine göre şekillendiği yönünde güçlü bir
toplumsal algı oluşmuştur. İnsanlar da zamanla "Nasıl olsa mahkeme de
güçlüden yana karar verir" düşüncesine kapılarak hukuka olan güvenlerini
kaybetmektedir.
Oysa modern
devletlerde adalet; kişinin ailesine, aşiretine, ekonomik gücüne veya siyasi
bağlantılarına göre değil, hukuk kurallarına göre dağıtılır. Bir toplumda
insanlar haklarını mahkemeler yerine güç ilişkileri üzerinden aramaya başlarsa,
hukukun üstünlüğü yerini güçlü olanın üstünlüğüne bırakır. Bu durum ise feodal
yapının en belirgin özelliğidir.
Feodal
sistemlerde birey vatandaş değil, bir grubun üyesi olarak görülür. Haklarını
devlet kurumları aracılığıyla değil, bağlı bulunduğu ailenin veya aşiretin gücü
sayesinde korumaya çalışır. Böyle bir ortamda bireysel özgürlükler zayıflar,
liyakat geriler ve toplumsal gelişme yavaşlar. Gençler eğitim ve üretim yerine
güç mücadelelerini konuşmaya başlar. İnsanlar hukuka değil, nüfuza yatırım
yapar. Sonuç olarak toplumun tamamı kaybeder.
Yaşanan
silahlı çatışmalar da bu yapının doğal sonucudur. Çünkü adalet duygusunun
zedelendiği her yerde öfke ve intikam duyguları güçlenir. Hakkını alamadığına
inanan insanlar bazen göç etmeyi tercih ederken, bazen de meseleyi kendi
yöntemleriyle çözmeye çalışmaktadır. Bu durum ise yeni husumetlere, can
kayıplarına ve nesiller boyu sürecek düşmanlıklara yol açmaktadır.
Sorunun çözümü
yalnızca güvenlik tedbirleriyle mümkün değildir. Asıl ihtiyaç duyulan şey,
toplumsal zihniyet dönüşümüdür. İnsanların haklarını aşiretlerden, ailelerden
veya gayri resmi güç odaklarından değil, hukuk devletinden beklediği bir
anlayışın güçlenmesi gerekmektedir. Bunun için eğitim faaliyetleri artırılmalı,
vatandaşlık bilinci geliştirilmeli, hukuk kurumlarına duyulan güven
güçlendirilmeli ve sivil toplum kuruluşları daha aktif rol üstlenmelidir.
21.yüzyılda
hâlâ insanların haklarını güç ilişkileriyle korumaya çalışması, yalnızca
bölgesel değil aynı zamanda demokratikleşme ve toplumsal gelişme sorunudur.
Güçlü olanın değil haklı olanın kazandığı bir düzen kurulmadıkça arazi
anlaşmazlıkları da silahlı çatışmalar da sona ermeyecektir. Gerçek toplumsal
barış, ancak hukukun herkes için eşit uygulandığı ve hiçbir gücün adaletin
üzerinde olmadığı bir ortamda mümkün olacaktır.

Yorumlar
Yorum Gönder