“Öğretmeni
dört yıl üniversitede yetiştirip sonra yeniden eğitime almak, eğitimin değil
sistemin yeterliliğini sorgulatır.”
Binlerce genç
Akademi Giriş Sınavı'na (AGS) katıldı. Bu gençlerden söz ederken özellikle
“öğretmen” demek gerekiyor belki; fakat bir gerçeği de gözden kaçırmamak
gerekir: Bu insanlar üniversitelerin öğretmen yetiştiren bölümlerinden mezun
oldular. Yıllarca eğitim bilimleri, alan bilgisi ve öğretmenlik meslek bilgisi
dersleri aldılar; sınavlara girdiler, staj yaptılar ve diplomalarını aldılar.
Şimdi ise
önlerinde yeni bir süreç var. AGS'de başarılı olanlar Millî Eğitim
Akademisindeki hazırlık eğitimine kabul edilecek, burada yeniden eğitim alacak
ve bu sürecin sonunda yapılacak değerlendirmelerde de başarılı olmaları
beklenecek. Ancak bütün bu sistem çok temel bir soruyu beraberinde getiriyor:
Üniversitelerin öğretmen yetiştiren
bölümlerinde verilen eğitim yeterli değilse, neden gençler yıllarca bu
bölümlerde okutuluyor?
Bir genç
üniversite sınavına giriyor, öğretmenlik bölümünü kazanıyor, dört yıl eğitim
görüyor, derslerini başarıyla tamamlıyor, uygulama ve staj süreçlerinden
geçiyor ve mezun oluyor. Fakat diplomasını aldıktan sonra devlet ona fiilen
şunu söylüyor: “Öğretmen olabilmek için bir sınavı daha kazanmalı ve yeniden
eğitim almalısın.”
Burada
tartışılması gereken mesele sınavın zor ya da kolay olması değildir. Asıl
mesele, öğretmen yetiştirme sisteminin kendi içinde tutarlı olup olmadığıdır.
Eğer Millî
Eğitim Bakanlığı, üniversitelerde verilen öğretmenlik eğitiminin mesleğe
doğrudan geçiş için yeterli olmadığını düşünüyor ve kendi Akademisinde
verilecek eğitimi öğretmenlik için gerekli görüyorsa, o zaman öğretmen
yetiştirme modelinin baştan sona yeniden ele alınması gerekir.
Benim önerim
şudur:
Millî Eğitim Bakanlığı, öğretmen ihtiyacını
uzun vadeli olarak belirlesin ve Millî Eğitim Akademilerine bu ihtiyaca göre
öğrenci alsın.
Bu sistemin
daha tutarlı ve işlevsel hâle getirilmesi için öğretmen yetiştirme süreci en
başından yeniden kurgulanabilir. Liseyi bitiren ve öğretmenlik mesleğini seçmek
isteyen gençler, YKS sonuçlarıyla ya da Millî Eğitim Bakanlığının öğretmenlik
mesleğinin gerektirdiği bilgi, yetenek ve yeterlilikleri dikkate alarak
oluşturacağı özel bir seçme sistemiyle Millî Eğitim Akademisine kabul
edilebilir. Böylece gençler önce üniversitede yıllarca öğretmenlik eğitimi alıp
mezun olduktan sonra yeniden sınava girerek Akademide ikinci bir eğitim sürecine
başlamak zorunda kalmaz. Akademi de üniversite mezunlarının atanabilmek için
aşması gereken yeni bir basamak olmaktan çıkarak, öğretmen adaylarının daha
yolun başında seçildiği, mesleki ve pedagojik açıdan nitelikli biçimde
yetiştirildiği, eğitim sisteminin ihtiyaçları doğrultusunda planlanan asıl
öğretmen yetiştirme kurumu hâline gelir. Böyle bir model, hem öğretmen
yetiştirme ile istihdam arasındaki bağı güçlendirir hem de gençlerin yıllarca
süren sınav, eğitim ve atanma belirsizliği içinde beklemesinin önüne geçebilir.
Böylece
gençler yıllarca öğretmenlik eğitimi aldıktan sonra tekrar sınav, tekrar
eğitim, tekrar değerlendirme ve sonunda atanıp atanamayacağı belli olmayan uzun
bir sürecin içine sokulmaz.
Aslında
Türkiye'nin eğitim tarihinde bunun benzeri vardır. Geçmişte öğretmen yetiştiren
Eğitim Enstitüleri Millî Eğitim Bakanlığına bağlıydı. Öğretmen olmak isteyen
gençler bu kurumlara giriyor, öğretmenlik mesleğine yönelik eğitimlerini
tamamlıyor ve eğitim sisteminin ihtiyaçları doğrultusunda öğretmen olarak görev
yapıyorlardı.
Elbette
geçmişteki bir modeli olduğu gibi bugüne taşımaktan söz etmiyorum. Bugünün
eğitim anlayışı, bilimsel gelişmeleri ve öğretmenlik mesleğinin gereklilikleri
çok daha farklıdır. Ancak geçmişteki sistemden alınabilecek önemli bir ilke
vardır: Öğretmen ihtiyacı ile öğretmen yetiştirme politikası arasında
doğrudan bir bağ kurulması.
Bugün ise
üniversiteler her yıl çok sayıda öğretmenlik bölümü mezunu veriyor. Mezun olan
gençler sınavlara hazırlanıyor, yıllarca atanmayı bekliyor; şimdi bu sürece
Akademi eğitimi de ekleniyor. Bu durum yalnızca eğitim politikası açısından
değil, gençlerin zamanı, emeği ve gelecek planları açısından da
sorgulanmalıdır.
Eğer Akademi
öğretmen yetiştirmede daha nitelikli bir model olarak görülüyorsa, o zaman bu
model sürecin sonunda değil, başında yer almalıdır.
Devlet,
gelecek yıllarda hangi branşta yaklaşık kaç öğretmene ihtiyaç duyacağını
planlamalı; öğretmen yetiştirecek kurumların kontenjanları da bu ihtiyaçla
ilişkilendirilmelidir. Böylece bir tarafta ihtiyaçtan çok daha fazla mezun
verip diğer tarafta bu mezunları tekrar tekrar sınavlara tabi tutan bir sistem
yerine, planlı ve öngörülebilir bir öğretmen yetiştirme politikası
oluşturulabilir.
Elbette
öğretmenlik gibi toplumun geleceğini doğrudan etkileyen bir meslekte nitelik
aranmalıdır. Öğretmenin alan bilgisi, pedagojik yeterliliği, iletişim
becerileri, sınıf yönetimi ve meslek etiği güçlü biçimde değerlendirilmelidir.
Fakat bu değerlendirme, öğretmen yetiştirme sürecinin doğal bir parçası olmalıdır;
mezuniyet sonrasında başlayan yeni ve belirsiz bir eleme zincirine
dönüşmemelidir.
Üniversitelerin
verdiği eğitim yeterliyse, mezunların neden yeniden uzun bir mesleki eğitime
tabi tutulduğu açıklanmalıdır.
Eğer yeterli
değilse, üniversitelerdeki öğretmen yetiştirme sistemi neden aynı biçimde devam
etmektedir?
Eğer Millî
Eğitim Akademisi öğretmen yetiştirmek için daha doğru bir modelse, neden
öğretmen adayları en başından bu kurumlarda yetiştirilmemektedir?
Bu soruların
cevabı verilmeden yalnızca sınavların ve aşamaların sayısını artırmak öğretmen
yetiştirme sorununu çözmez.
Türkiye'nin
ihtiyacı, gençlerin yıllarını sınavdan sınava taşıyan bir sistem değil; kaç
öğretmene ihtiyaç duyduğunu bilen, buna göre öğrenci alan, nitelikli eğitim
veren ve başarılı mezunlarına geleceğini öngörebileceği bir meslek yolu sunan
öğretmen yetiştirme modelidir.
Madem Akademiye güveniyoruz, öğretmen
yetiştirmeyi neden en başından Akademiden başlatmıyoruz?
Belki
de tartışmamız gereken asıl soru budur.

Yorumlar
Yorum Gönder