“Geçmişin kırgınlığıyla geleceğin ihtimalini tüketmemek gerekir.”
Kürt sorununda
yeni bir süreç konuşulurken, belki de aşılması gereken en büyük engellerden
biri yalnızca siyasi veya hukuki değil, aynı zamanda zihinseldir. O engel,
yılların biriktirdiği “Yine mi kandırılıyoruz?” düşüncesidir.
Bu düşüncenin
ortaya çıkması anlaşılmaz değildir. Geçmişte yaşanan hayal kırıklıkları,
verilen sözlerin yerine gelmemesi, başlayan süreçlerin yarım kalması ve
karşılıklı güvensizlikler toplumsal hafızada derin izler bırakmıştır. Bu
nedenle bugün atılan her adımın arkasında bir kuşku aramak, birçok insan
açısından geçmiş deneyimlerin doğal bir sonucudur.
Ancak geçmişte
yaşanan hayal kırıklıkları, gelecekte atılabilecek her adımın da mutlaka bir
kandırmaca olduğu anlamına gelmez.
Belki de artık
asıl soru “Bizi yine kandırıyorlar mı?” olmaktan çıkarılıp “Bu
sürecin kalıcı, adil ve güvenilir olması için hangi şartlar gerekir?”
sorusuna dönüştürülmelidir.
Çünkü kuşku
ile tedbir aynı şey değildir.
Tedbirli
olmak; verilen sözleri sorgulamak, somut adımlar görmek, hukuki güvenceler
istemek ve süreci dikkatle takip etmektir. Fakat sürekli olarak
kandırılacağımıza inanmak, daha süreç başlamadan bütün ihtimalleri reddetmek
anlamına gelebilir. Böyle bir yaklaşım ise yalnızca karşı tarafa değil,
toplumun kendi geleceğine duyduğu güveni de zayıflatır.
Kürtlerin bugün
ihtiyaç duyduğu şey ne körü körüne inanmak ne de geçmişin bütün korkularını
geleceğin üzerine taşımaktır.
İhtiyaç
duyulan şey akılcı bir özgüvendir.
“Bize ne
verilecek?” sorusu kadar, “Biz nasıl bir gelecek istiyoruz?” sorusunu da
konuşabilmek gerekir.
Çünkü bir
halkın geleceği yalnızca başkalarının vereceği sözlere bağlı değildir. Asıl
güç, kendi taleplerini açıkça ortaya koyabilmekte, demokratik zeminde
savunabilmekte ve geleceğe ilişkin ortak bir irade oluşturabilmektedir.
Bu nedenle
yeni bir sürecin başarısı, sadece devletin veya siyasi aktörlerin atacağı
adımlarla ölçülmemelidir. Toplumun da geçmişin deneyimlerinden ders çıkararak
geleceğe bakabilmesi gerekir.
Elbette
unutulmamalıdır: Güven, sözle değil, davranışla ve zaman içinde oluşur.
Dolayısıyla hiçbir toplumdan geçmişte yaşananları bir kenara bırakıp koşulsuz
güvenmesi beklenemez. Fakat güvenin hiç kurulamayacağını düşünmek de barış ve
çözüm ihtimalini baştan reddetmek olur.
Belki de bugün
Kürtler açısından en önemli zihinsel dönüşüm şudur:
“Yine mi
kandırılıyoruz?” korkusundan, “Bu kez sürecin doğru işlemesi için biz ne
yapabiliriz?” sorusuna geçebilmek.
Bu, geçmişi
unutmak değildir.
Tam tersine
geçmişi hatırlayarak, aynı hataların tekrar edilmemesi için daha bilinçli
davranmaktır.
Çünkü sürekli
kandırılma korkusuyla yaşayan bir toplum, geleceğini başkalarının attığı
adımlara göre tanımlamak zorunda kalır. Oysa kendi geleceğine güvenen bir
toplum, hem umut etmeyi hem de sorgulamayı aynı anda başarabilir.
Bugün belki de
en çok ihtiyacımız olan şey budur:
Ne safça
inanmak ne de umutsuzca reddetmek.
Akılla
izlemek, geçmişten ders çıkarmak, somut güvence istemek ve aynı zamanda
geleceğin mümkün olduğuna inanmaktır.
Çünkü barışa inanmak saflık değildir; barışın
kalıcı olması için şartlar oluşturmak ise teslimiyet hiç değildir.

Yorumlar
Yorum Gönder