“Diyarbakır’ın
çocukları hepimizin çocuklarıdır; onların geleceğine sahip çıkmak hepimizin
sorumluluğudur.”
Diyarbakır’ın
sokaklarında, parklarında, mahallelerinde hepimizin görmezden gelmemesi gereken
ciddi bir sorun büyüyor: uyuşturucu ve
madde bağımlılığı.
Çocukların
uyuşturucuyla tanışma yaşının çok küçük yaşlara indiğine ilişkin haberler
duyuyoruz. Daha da kaygı verici olan ise uyuşturucunun bazı mahallelerde,
sokaklarda ve parklarda günlük hayatın bir parçasıymış gibi görünmeye
başlamasıdır.
Burada
kendimize çok basit ama çok önemli bir soru sormamız gerekiyor:
Çocuklarımızın oyun oynadığı parkları
korumak gerçekten bu kadar mı zor?
Gündüz vakti
bir parkta uyuşturucu kullanılıyorsa, bunu gören insanlar varsa ve buna rağmen kimse
ses çıkarmıyorsa yalnızca uyuşturucuyu kullanan kişiyi konuşmak yeterli midir?
Elbette
devletin, emniyetin ve yerel yönetimlerin sorumluluğu büyüktür. Uyuşturucu
satanlara, çocukları hedef alanlara ve bu zehri mahallelere sokanlara karşı
etkin mücadele edilmelidir.
Ama mesele
bundan ibaret değildir.
Çünkü uyuşturucuyla mücadele yalnızca bir güvenlik
meselesi değildir. Aynı zamanda bir toplum meselesidir.
Park yalnızca
birkaç bankın, ağaçların ve çocuk oyun alanlarının bulunduğu bir yer değildir.
Park, mahallenin ortak yaşam alanıdır. Çocuğun ilk kez arkadaş edindiği,
gençlerin sosyalleştiği, ailelerin birbirleriyle tanıştığı, insanların
birbirini gördüğü ve birbirinden haberdar olduğu sosyal bir alandır. Bir
mahallede parklar güvenliyse, çocuklar sokakta rahatça oynayabiliyorsa, aileler
birbirine güvenebiliyorsa orada güçlü bir toplumsal bağ vardır.
Ama parklar
uyuşturucu kullananların, satanların veya çocukları hedef alan kişilerin
alanına dönüşmeye başladığında yalnızca bir parkı kaybetmiş olmayız. Güven
duygusu kaybolduğunda aile çocuklarını sokağa çıkaramaz. Çocuklar parklardan
uzaklaşır. Gençler sağlıklı sosyal çevrelerden kopar. Mahalle sakinleri
birbirinden uzaklaşır. Ve toplum, kendi ortak yaşam alanlarını yavaş yavaş terk
eder.
İşte asıl
tehlike burada başlar.
Uyuşturucu
konusunda toplum olarak yaptığımız en büyük hatalardan biri, sorunu yalnızca
kendi ailemizin sınırları içerisinde değerlendirmektir. Benim çocuğum böyle bir
şey yapmaz. ”Bizim mahallede olmaz. ”Bizim ailede kimse uyuşturucu kullanmaz.”
Bu düşünceler
bizi korumaz. Çünkü uyuşturucu yalnızca belirli ailelerin, belirli mahallelerin
veya belirli sosyal grupların sorunu değildir. Bugün başkasının çocuğunun
yaşadığı sorun olarak gördüğümüz şey, yarın kendi çocuğumuzun karşısına
çıkabilir.
Bu nedenle
meseleyi “onların sorunu” olmaktan çıkarıp “bizim sorunumuz” haline getirmeliyiz.
Uyuşturucuyla
mücadeleyi yalnızca uyuşturucu satıcısını yakalamak üzerinden kurarsak, sorunun
önemli bir bölümünü kaçırırız. Elbette satıcı yakalanmalıdır. Elbette
uyuşturucu trafiğinin önü kesilmelidir. Elbette çocukları hedef alanlara karşı
en ağır ve etkili hukuki mekanizmalar işletilmelidir.
Fakat bütün
bunların yanında şu sorulara da cevap vermeliyiz: Çocuklarımız günün geri kalanında ne yapıyor? Gençler kendilerini nerede
ifade ediyor? Mahallelerde gençlerin kullanabileceği kaç tane güvenli sosyal
alan var? Spor yapabilecekleri alanlar yeterli mi? Kültür ve sanat
faaliyetlerine ulaşabiliyorlar mı? Aileler çocuklarının arkadaş çevresini ve
sosyal hayatını ne kadar biliyor? Okullar yalnızca akademik başarıya mı
odaklanıyor, yoksa çocukların sosyal ve psikolojik gelişimini de takip ediyor
mu? Mahallede çocukla aile arasında, aileyle okul arasında, okul ile toplum
arasında güçlü bir bağ var mı?
İşte
sosyolojik mücadele tam da burada başlar.
Bir çocuğun
hayatında anlamlı uğraşlar, güçlü sosyal ilişkiler, spor, sanat, eğitim,
arkadaşlık ve aidiyet duygusu ne kadar güçlüyse; onu uyuşturucuya
sürükleyebilecek boşlukların da o kadar azalması mümkündür.
Bu nedenle
Diyarbakır'ın her mahallesinde çocukların ve gençlerin ulaşabileceği spor alanları, kütüphaneler, gençlik
merkezleri, kültür-sanat faaliyetleri, etüt merkezleri ve sosyal etkinlikler
çoğaltılmalıdır.
Çocuklara
yalnızca “uyuşturucu kullanma” demek yetmez. Onlara “gel, birlikte spor yapalım”, “gel, birlikte kitap okuyalım”, “gel, müzik
yapalım”, “gel, bir şey üretelim”, “gel, kendini ifade edebileceğin bir alan
oluşturalım” diyebilmeliyiz. Çünkü çocukların hayatında boşluk
bırakırsak, o boşluğu birileri doldurabilir.
Eskiden
mahallelerde insanlar birbirini daha yakından tanırdı. Bir çocuğun kimin çocuğu
olduğunu herkes bilirdi. Bir çocuk yanlış bir şey yaptığında yalnızca kendi
ailesi değil, mahalledeki büyükler de onu uyarırdı. Bu durumun geçmişte her
yönüyle ideal olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak o dönemde güçlü olan bir
şey vardı: Bugün ise şehirleşme, bireyselleşme ve sosyal ilişkilerin zayıflamasıyla
birlikte birbirimizin hayatından giderek uzaklaşıyoruz.
Yanımızdaki
çocuğun kim olduğunu bilmiyoruz. Sokağımızda ne olduğunu bilmiyoruz. Parkımızda
ne yaşandığını bilmiyoruz. Bazen biliyoruz ama “Bana ne?” diyerek geçiyoruz.
İşte bu “bana ne” anlayışı, uyuşturucuyla mücadelede toplumun en büyük
zaaflarından biridir. Çünkü toplum,
sorunlara yalnızca kendi kapısının önüne geldiğinde müdahale ederse artık çok
geç olabilir.
Bir parkta
uyuşturucu kullanıldığını gördüğümüzde elbette kimsenin kendisini tehlikeye
atmasını bekleyemeyiz. Kimse uyuşturucu satıcısıyla veya kullanıcıyla tek
başına mücadele etmek zorunda değildir. Mahallemizdeki çocukların güvenliği
konusunda duyarlı olabiliriz. Aileleri bilgilendirebiliriz. Okullarla iletişim kurabiliriz.
Yerel yönetimlerden parkların ve gençlik alanlarının daha güvenli hale
getirilmesini talep edebiliriz. Mahalle toplantıları yapabiliriz. Spor ve
kültür faaliyetlerini destekleyebiliriz. Çocuklarımızla daha fazla konuşabiliriz.
Onları yalnızca ders başarısıyla değil, hayatla
kurdukları ilişkiyle de takip edebiliriz. Kısacası herkes kendi
bulunduğu yerden bir şey yapabilir.
Diyarbakır'ın
güçlü bir toplumsal dayanışma kültürü var. Bu şehrin en büyük gücü yalnızca
tarihi, kültürü ve kadim geçmişi değildir. İnsanıdır. Komşuluk ilişkileridir. Dayanışmasıdır. Birbirine
sahip çıkma duygusudur. Bugün bu gücü çocuklarımızı korumak için yeniden ortaya
çıkarmamız gerekiyor.
Bir mahallede
çocuklar için güvenli bir park istiyorsak bunu hep birlikte talep etmeliyiz.
Bir parkta
uyuşturucu kullanılıyorsa bunu normalleştirmemeliyiz.
Bir sokakta
uyuşturucu satıldığına dair ciddi bir durum varsa sessiz kalmamalıyız.
Bir gencin
hayatında ciddi bir sorun olduğunu fark ediyorsak onu yalnız bırakmamalıyız.
Çünkü bir çocuğu kurtarmak bazen büyük bir
operasyonla değil, zamanında fark edilen küçük bir işaretle mümkün olabilir.
Uyuşturucu
meselesinde toplum olarak en tehlikeli yanılgımız, tehlikenin bize uzak
olduğunu düşünmektir. Oysa uyuşturucu kapı kapı dolaşmaz. İhmalden girer.
Yalnızlıktan girer. Aidiyetsizlikten girer. Merak duygusundan girer. Yanlış
arkadaşlıklardan girer. Denetimsiz sosyal alanlardan girer. Ve bazen bir
çocuğun hayatını geri dönüşü çok zor bir noktaya taşıyabilir.
Bu yüzden
bugün bir parkta gördüğümüz sorunu görmezden gelmek, yarının daha büyük
sorununa yatırım yapmak demektir.
Artık şunu
söylemenin zamanı geldi: “Bu benim
görevim değil. Hayır. Bu yalnızca polisin görevi değil. Yalnızca
belediyenin görevi değil. Yalnızca öğretmenin görevi değil. Yalnızca ailenin
görevi değil. Yalnızca devletin görevi değil. Bu hepimizin görevidir.
Devlet
güvenliği sağlayacak.
Emniyet
uyuşturucu ticaretinin üzerine gidecek.
Adalet sistemi
gerekli yaptırımları uygulayacak.
Belediyeler
güvenli parklar ve sosyal alanlar oluşturacak.
Okullar
çocukların sosyal gelişimini takip edecek.
Aileler
çocuklarıyla daha güçlü iletişim kuracak.
Sivil toplum
örgütleri sahada çalışacak.
Mahalle
sakinleri duyarlı olacak.
Ve bütün
bunlar birlikte yürütülecek.
Çünkü
tek başına hiçbir kurum bu sorunu
çözemez.
Diyarbakır'ın
çocukları güvenli parklarda oynamalıdır.
Sokaklar
uyuşturucunun değil, çocukların ve gençlerin sesiyle dolmalıdır.
Parklar
korkulan değil, ailelerin güvenle gittiği yerler olmalıdır.
Bir anne
çocuğunu parka gönderirken “Acaba orada neyle karşılaşacak?” diye
düşünmemelidir.
Bir baba
çocuğunun arkadaş çevresinden korkmamalıdır.
Bir genç,
kendisini ifade edebilmek için uyuşturucuya değil; spora, sanata, eğitime, kültüre ve hayata yönelmelidir.
Bunu sağlamak
zorundayız.
Çünkü mesele
yalnızca bugünün çocukları değildir.
Mesele toplumun yarınıdır.
Ve
unutmayalım:
“Bir parkı uyuşturucudan korumak, bir çocuğu
bağımlılıktan kurtarmaktan çok daha kolaydır. Yeter ki görmezden gelmeyelim.”
Bugün
gördüğümüz bir çocuğun sorununa sırtımızı dönersek, yarın çok daha ağır bir
sorunla karşılaşabiliriz.
Çocuklarımızı korumak için herkes kendi
kapısının önünden başlamalıdır.
Çünkü
bir çocuğun geleceği, hepimizin geleceğidir.

Yorumlar
Yorum Gönder