Eğitim Hakkı Açlıkla ve Çocuk İşçiliğiyle Gölgelendirilemez

“Eğitim hakkı yalnızca sınıfa girmek değildir; sağlıklı beslenmek, güvenli öğrenmek ve geleceğe hazırlanabilmektir.”

Okullar yeniden açıldı. Milyonlarca öğrenci sınıflarına, öğretmenlerine ve arkadaşlarına kavuştu. Ancak her eğitim-öğretim yılının başlangıcında olduğu gibi, çocuklarımızın karşı karşıya olduğu temel sorunlar da yeniden gündemimizin önüne geldi.

Bunların başında iki önemli mesele geliyor: Her öğrencinin okulda en az bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemeğe ulaşabilmesi ve MESEM uygulamasının çocuk işçiliğine dönüşmesine son verilmesi.

İlk bakışta bunlar birbirinden farklı iki sorun gibi görünebilir. Oysa her ikisinin merkezinde aynı gerçek vardır: Çocuğun eğitim hakkının korunması.

Çünkü eğitim yalnızca çocuğu sınıfa sokmak değildir. Eğitim; çocuğun karnının tok, bedeninin sağlıklı, zihninin özgür, okulunun güvenli ve geleceğinin umutlu olmasıdır.

Bugün ekonomik koşullar nedeniyle birçok aile çocuklarının okul masraflarını karşılamakta zorlanıyor. Beslenme çantası hazırlamak, sağlıklı gıdaya ulaşmak, çocuğun günlük ihtiyaçlarını karşılamak her aile için aynı ölçüde mümkün değil.

Böyle bir ortamda okula gelen çocukların önemli bir bölümü gün boyunca yeterli ve dengeli beslenemiyorsa, eğitimde fırsat eşitliğinden nasıl söz edeceğiz?

Açlık yalnızca fiziksel bir sorun değildir. Açlık, çocuğun dikkatini, öğrenme kapasitesini, derse katılımını ve okul başarısını da etkiler.

Bir çocuğun sınıfta ders dinlerken aklının evdeki ekonomik sıkıntılarda, öğle saatinde ne yiyeceğinde veya beslenme çantasının neden boş olduğunda olması, eğitimde eşitlikten söz etmemizi mümkün kılmaz.

Bu nedenle okullarda ücretsiz bir öğün yemek verilmesi bir sosyal yardım değildir.

Bu, doğrudan doğruya eğitim hakkının bir parçasıdır.

Nasıl ki devlet çocukların okul binasına ulaşmasını, öğretmenlerin görev yapmasını ve ders kitaplarının hazırlanmasını kamu görevi olarak görüyorsa, çocukların okulda sağlıklı bir öğüne ulaşmasını da aynı anlayışla ele almalıdır.

Asıl sorulması gereken soru budur.

Her öğrenciye okulda en az bir öğün sağlıklı yemek vermek gerçekten bu kadar zor mu?

Elbette ciddi bir planlama, bütçe, denetim ve organizasyon gerektirir. Ancak bir ülkenin çocuklarının beslenmesini sağlayacak bir sistemi kurmak, devlet açısından çözülemeyecek bir mesele değildir.

Milli Eğitim Bakanlığı bütün okulları, öğrenci sayılarını, okul kapasitesini ve ihtiyaçları zaten biliyor.

O halde yapılması gereken bellidir: Öğrenci sayısını belirlemek, gerekli bütçeyi oluşturmak, yerel üreticilerle ve ilgili kurumlarla işbirliği yapmak, okul yemek sistemini kurmak ve bunu bütün öğrencileri kapsayacak biçimde uygulamak.

Üstelik böyle bir uygulamanın yalnızca çocuklara değil, topluma da önemli katkıları olacaktır.

Yerel üreticiden gıda alınabilir. Kooperatiflerle işbirliği yapılabilir. Okullarda sağlıklı beslenme kültürü geliştirilebilir. Çocukların düzenli ve dengeli beslenmesi sağlanabilir.

Yani mesele yalnızca bir öğün yemek değildir.

Mesele, çocuğa “Sen değerlisin ve devlet senin yanında” diyebilmektir.

İkinci temel sorun ise MESEM uygulamasıdır.

Mesleki eğitim elbette önemlidir. Çocukların ve gençlerin meslek edinmesi, becerilerini geliştirmesi ve üretim süreçlerini öğrenmesi toplum açısından değerlidir.

Ancak burada çok net bir sınır çizilmelidir:

Mesleki eğitim başka şeydir, çocuk işçiliği başka şeydir.

Bir öğrenci meslek öğrenmek amacıyla eğitim sürecinin parçası olarak işyerine gidiyorsa, orada aldığı eğitimin niteliği, çalışma koşulları, iş güvenliği ve pedagojik gelişimi güvence altına alınmalıdır.

Öğrencinin eğitim hakkı, işletmenin ucuz işgücü ihtiyacına kurban edilmemelidir.

Çocukların uzun saatler çalıştırıldığı, eğitimlerinin ikinci plana itildiği, iş güvenliği açısından riskli ortamlarda bulunduğu ve ekonomik nedenlerle çalışmaya mecbur bırakıldığı bir sistem mesleki eğitim olarak savunulamaz.

Çünkü yoksul bir ailenin çocuğunun ekonomik ihtiyaçları nedeniyle çalışmak zorunda kalması, onun eğitim hakkından vazgeçmesi anlamına gelmemelidir.

Tam tersine, devletin görevi çocuğun yoksulluğu nedeniyle eğitimden kopmasını önlemektir.

Burada temel soru şudur: Eğitim sistemi çocukların geleceğini mi planlayacak, yoksa işgücü piyasasının bugünkü ihtiyacına göre çocukları mı yönlendirecek?

Bizim tercihimiz açık olmalıdır.

Çocukların geleceği, onların yetenekleri, ilgileri, hayalleri ve eğitim hakları üzerinden kurulmalıdır.

Hiçbir çocuk yalnızca ailesinin ekonomik durumu nedeniyle erken yaşta çalışma hayatına itilmemelidir.

Hiçbir çocuk “nasıl olsa çalışıyor” anlayışıyla eğitimden uzaklaştırılmamalıdır.

Hiçbir işletme öğrenciyi yalnızca ucuz işgücü olarak görmemelidir.

Ve hiçbir eğitim politikası, çocukların güvenliği ve geleceği pahasına ekonomik ihtiyaçlara göre şekillendirilmemelidir.

Bu iki mesele konusunda artık yalnızca eleştiri yapmak yeterli değildir.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın önünde çok açık bir görev bulunmaktadır:

Her öğrenciye ücretsiz ve sağlıklı en az bir öğün yemek sağlamak.

MESEM uygulamasını çocukların eğitim ve güvenliğini merkeze alacak biçimde yeniden düzenlemek ve çocuk işçiliğine dönüşmesine kesin olarak izin vermemek.

Bunlar hayal değildir.

Bunlar dünyanın farklı ülkelerinde farklı modellerle uygulanan, planlanabilir ve bütçelendirilebilir politikalardır.

Asıl mesele kaynakların nereye ve hangi önceliklerle ayrıldığıdır.

Bir ülke çocuklarının eğitimine yatırım yapıyorsa bunun ilk göstergelerinden biri, çocuklarının aç kalmasına izin vermemesi ve çocuklarını tehlikeli çalışma koşullarından korumasıdır.

Çünkü geleceğin eğitimli toplumunu bugünden inşa ederiz.

Bugün aç bıraktığımız çocuk, yarının eğitim eşitsizliğini büyütür.

Bugün çalışmaya zorladığımız çocuk, yarının eğitim hakkından mahrum bırakılmış yetişkinine dönüşür.

Her eğitim yılının başında aynı sorunları konuşup yılsonunda yeniden aynı sorunlarla karşılaşmak istemiyoruz.

Artık açıklama değil, uygulama istiyoruz.

Her okulda sağlıklı yemek istiyoruz.

Her çocuğun eşit koşullarda eğitim görmesini istiyoruz.

MESEM adı altında çocukların eğitimden koparılmasını istemiyoruz.

Çocukların iş kazalarında yaralanmasını, hayatını kaybetmesini veya çocukluklarını çalışma hayatında tüketmesini istemiyoruz.

Çocukların yeri üretim bandı, ağır çalışma koşulları ve güvencesiz işyerleri değil; okul, kütüphane, laboratuvar, spor salonu ve oyun alanlarıdır.

Devletin görevi çocukları işgücüne hazırlamaktan önce insan olarak geliştirmek, korumak ve eğitmek olmalıdır.

Çünkü eğitim sisteminin başarısı yalnızca sınav sonuçlarıyla ölçülemez.

Bir eğitim sistemi, en yoksul çocuğun da en varlıklı çocuğun da aynı sofraya, aynı nitelikli eğitime ve aynı güvenli geleceğe ulaşmasını sağlayabiliyorsa başarılıdır.

Bugün yapılacak küçük gibi görünen iki düzenleme, aslında çok büyük bir toplumsal mesaj verecektir:

“Bu ülkede hiçbir çocuk aç kalmayacak.”

“Bu ülkede hiçbir çocuk eğitim hakkı pahasına çalıştırılmayacak.”

Bakanlık için bunları gerçekleştirmek mümkün.

Gerekli olan şey ise yalnızca bütçe değil; çocuğu merkeze alan bir eğitim anlayışı ve siyasi iradedir.

Çocuklara yatırım yapmak bir lüks değil, devletin en temel sorumluluğudur.

 

Yorumlar