“Keşke
o 18 çiviyi tarihî surlarımıza çakmasaydınız. Bazen bir kentin kültürüne saygı
göstermek için yapılması gereken en önemli şey, onun tarihine dokunmamaktır.”
Diyarbakır’da,
Kültür Yolu Festivali düzenleniyor. Konserler yapılıyor, pankartlar asılıyor,
etkinlikler düzenleniyor. Güzel, insanlar eğlensin, sanatçılar sahne alsın,
kentimizin adı duyulsun. Bunlara kimsenin bir itirazı yok. Ama insan sormadan
da edemiyor: Bu festivalin adı Kültür Yolu ise, peki bu kentin kendi kültürü bu
yolun neresinde?
Diyarbakır öyle
sıradan bir kent değil. Her sokağında bir hikâye, her taşında bir geçmiş var.
Dengbêjleriyle, stranlarıyla, diliyle, edebiyatıyla, gelenekleriyle ve binlerce
yıllık tarihiyle başlı başına bir kültür hazinesi. Hele bir de surları var ki…
Yalnızca Diyarbakır’ın değil, insanlığın ortak mirası. UNESCO Dünya Miras
Listesi’ne alınmış, dünyanın korumaya değer bulduğu tarihî bir yapıdan söz
ediyoruz.
Şimdi gelin,
asıl meseleye bakalım. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından düzenlenen
Diyarbakır Kültür Yolu Festivali için hazırlanan bir pankart, Şêx Seîd (Dağ
Kapı) Meydanı’ndaki tarihî surlara çivilerle çakılıyor. Habere göre bunun için
tam 18 çivi kullanılıyor. Evet, yanlış okumadınız: On sekiz çivi!
İnsan gerçekten
anlamakta zorlanıyor. Bir tarafta kültürü tanıtmak için festival
düzenliyorsunuz, diğer tarafta bu kentin en değerli tarihî yapılarından birine
çivi çakıyorsunuz. Şimdi sormayalım mı: Bu ne yaman çelişki?
Bir pankartı
asmak için başka bir yöntem bulunamaz mıydı? Tarihî surlara zarar verme
ihtimali hiç mi düşünülmedi? Bu kentte pankart asılacak başka bir yer yok
muydu?
Elbette bir
festival düzenleyebilirsiniz. Konserler verebilir, istediğiniz etkinlikleri
yapabilirsiniz. İnsanlar eğlenir, vakit geçirir. Buna kimsenin diyecek bir şeyi
yok. Ama mesele, etkinliği yaparken bu kentin geçmişine nasıl davrandığınızdır.
Kültür dediğiniz şey, sadece sahne kurmak,
ışık yakmak, pankart asmak değildir. Kültür, önce elinizdeki değeri korumaktır.
Bir de işin
başka bir tarafı var. Diyarbakır gibi kadim bir kentte festival düzenleniyor
ama insan ister istemez düşünüyor: Bu toprakların kendi kültürü ne kadar yer
buluyor bu etkinliklerde? Kürtçenin, dengbêjlerin, yerel sanatçıların, halkın
hafızasında yaşayan geleneklerin ve bu kentin çok katmanlı kültürünün yeri ne
kadar?
Bunca
zenginliğin ortasında yaşıyoruz. Bir dengbêjin sesinde yüzlerce yıllık bir
geçmiş var. Bir stran bazen bir halkın sevincini, bazen acısını anlatıyor.
Kürtçe, bu coğrafyanın dilli olarak kentin kültürel hafızasının önemli bir
parçasını oluşturuyor. El sanatlarımız, yemeklerimiz, sözlü tarihimiz,
hikâyelerimiz var. Bütün bunlar bir kentin kültürünü meydana getiriyor.
Peki, bu
değerleri ne kadar sahipleniyoruz? İşte insanın asıl konuşmak istediği mesele
bu. Bir yandan kültür festivali düzenleniyor, öte yandan kentin kadim
kültürünün ne kadar temsil edildiği tartışılıyor. Üstelik bütün bunlar
yetmezmiş gibi tarihî surlara pankart asmak için çivi çakılıyor.
İnsan sormadan
edemiyor: Kültürü tanıtmak mı istiyorsunuz, yoksa yalnızca bir etkinlik yapıp
geçmek mi?
Çünkü
Diyarbakır’ın kültürü birkaç günlük festivalden ibaret değil. Bu kültür,
yüzyıllardır burada yaşayan insanların diliyle, emeğiyle, sanatıyla ve
hafızasıyla bugünlere taşındı. Surlar da bu hafızanın en önemli parçalarından
biri. Onlara baktığımızda yalnızca taş görmüyoruz; geçmişimizi, bu kentin
yaşadıklarını ve bizden önce burada yaşayan insanların izlerini görüyoruz.
İşte tam da bu
yüzden o 18 çivi insanın zoruna gidiyor. Belki birileri için küçük bir ayrıntı
olabilir. “Alt tarafı bir pankart astık” diyebilirler. Ama mesele pankart değil
ki! Mesele, tarihî bir yapıya nasıl yaklaştığımız. Mesele, kültürden söz
ederken kültürün kendisine ne kadar saygı gösterdiğimiz.
Keşke o 18 çivi
surlarımıza çakılmasaydı. Keşke pankart, tarihî yapıya dokunmadan başka bir
yöntemle asılsaydı. Hem festival yapılırdı hem de surlarımız zarar görme
riskiyle karşı karşıya bırakılmazdı. Bunun için çok büyük bir çaba da
gerekmiyordu.
İnsanın
beklediği şey aslında çok basit: Biraz özen, biraz duyarlılık, biraz da bu
kentin tarihine saygı. Kimse festival yapmayın demiyor. Kimse insanlar
eğlenmesin, sanatçılar sahne almasın demiyor. Ama etkinliği yaparken bu kentin
kültürüne, tarihine ve hafızasına zarar vermeyin.
Diyarbakır Surları sıradan bir duvar değil.
Bu kentin geçmişi, bugünü ve yarınıdır. Bugün o surlara çakılan çivileri
konuşuyoruz. Yarın başka bir tarihî yapıya zarar verildiğinde mi sesimizi
çıkaracağız? Oysa tarihî mirası korumak için önce ona zarar vermemeyi öğrenmek
gerekiyor.
Bir de şunu
unutmamak gerekiyor: Bu surlar yalnızca burada yaşayanların değil, bütün
insanlığın ortak mirası. Onları korumak, geçmişten bize kalan bir emaneti
geleceğe taşımak demektir. Bu emanete sahip çıkmak hepimizin sorumluluğudur.
O yüzden ilgili
kurumların bu pankartın nasıl asıldığını açıklaması, surlarda bir hasar oluşup
oluşmadığının uzmanlarca incelenmesi ve bundan sonra benzer şeylerin
yaşanmaması için gereken özenin gösterilmesi gerekiyor. Çünkü tarihî mirasın
korunması, iş işten geçtikten sonra hatırlanacak bir mesele değil.
Sözün kısası,
Kültür Yolu Festivali yapıyorsunuz, eyvallah. Konserlerinizi düzenleyin,
etkinliklerinizi yapın, eğlenin. Buna söyleyecek bir sözümüz yok. Ama bari bu
kentin kadim kültürüne zarar vermeyin.
Diyarbakır’ın
kültürü pankartlardan, sahnelerden ve birkaç günlük etkinliklerden çok daha
büyüktür. Bu kültür, binlerce yıllık surlarında, Kürtçe stranlarında,
dengbêjlerin sesinde, halkın belleğinde ve bu toprakların her köşesinde
yaşıyor.
Bir kentin
kültürünü gerçekten tanıtmak istiyorsanız önce o kentin değerlerine sahip
çıkacaksınız. Çünkü kültür, sadece anlatılarak değil, korunarak da yaşatılır.
Yorumlar
Yorum Gönder