“Çocukları
kurşunlardan korumanın yolu, sırtlarına zırh yüklemek değil; kurşuna ihtiyaç
duyulmayan bir dünya kurmaktır.”
Bir zamanlar
bir çocuğun okul çantasında en önemli şeyler kurşun kalemi, silgisi, defteri ve
kitabıydı. Çocuklar okula giderken çantalarını sırtlarına takar, arkadaşlarıyla
konuşur, oyun oynar, öğretmenine yetişmeye çalışır ve ders zilinin çalmasını
beklerdi.
Şimdi ise
önümüze bambaşka bir tablo çıkıyor: Kurşun
kalemden kurşungeçirmez çantaya...
Bu değişim
yalnızca bir ürünün değişmesi değildir. Asıl sorgulamamız gereken, çocukların dünyasında neyin değiştiğidir.
Bir çocuğun
okul çantasının kurşungeçirmez olması fikri ilk bakışta “çocukları korumak”
düşüncesiyle savunulabilir. Elbette hiçbir anne-baba çocuğunun zarar görmesini
istemez. Çocukların güvenliği hepimizin ortak sorumluluğudur.
Ancak burada
çok daha temel bir soru karşımıza çıkıyor: Çocuklarımızı neden kurşungeçirmez çantalarla korumak zorunda kalıyoruz?
Bir çocuğun okula
giderken sırtında kitapları ve defterleri taşıması gerekirken, onun yerine
kendisini kurşundan koruyacak bir çanta taşıması bize nasıl bir toplum
yarattığımızı göstermiyor mu?
Çocukların
zihni, çevresinden aldığı mesajlarla şekillenir. Bir çocuğa “Okula git, öğren,
hayallerinin peşinden koş” derken aynı zamanda “Ama kendini kurşunlardan
koruyacak bir çanta taşı” demeye başlarsak, çocuğun zihninde nasıl bir dünya
oluşur?
Okul onun için
güvenli bir öğrenme alanı mı olacaktır, yoksa her an tehlikenin ortaya
çıkabileceği bir yer mi? Çocuk, okul yolunda karşılaşabileceği tehlikeleri
düşünerek mi yürüyecek? Çantasını sırtına taktığında kitaplarının ağırlığını mı
hissedecek, yoksa “Bu çanta beni korur mu?” kaygısını mı taşıyacak?
İşte asıl
üzerinde durmamız gereken mesele budur. Çocukların yalnızca bedenlerini değil, ruhlarını ve dünyaya ilişkin algılarını da
korumak zorundayız. Çünkü çocukluk, korkuların normalleştirildiği bir
dönem olmamalıdır.
Burada
kapitalizmin başka bir yüzüyle de karşı karşıyayız. Toplumda bir korku veya
güvensizlik ortaya çıktığında kapitalist piyasa çoğu zaman o korkuyu ortadan
kaldırmak yerine, korkunun kendisini
bir tüketim nesnesine dönüştürür.
İnsanlar
korkuyorsa onlara güvenlik ürünü satılır.
Çocukların
güvenliği konusunda kaygı varsa onlara kurşungeçirmez çanta satılır.
Yarın başka bir
güvenlik sorunu ortaya çıktığında başka bir ürün piyasaya sürülür.
Bugün
kurşungeçirmez çanta...
Yarın belki
kurşungeçirmez okul forması...
Sonra
kurşungeçirmez mont, kurşungeçirmez ayakkabı, kurşungeçirmez okul sırası...
Peki, bütün
bunların sonunda ne olacak?
Çocuklarımızı koruyor gibi görünürken onları
sürekli bir tehdit algısının içinde büyütmüş olmayacak mıyız?
Daha da
önemlisi, güvenli bir toplum yaratmak yerine çocuklara “Kendini sen koru”
mesajı vermiş olmayacak mıyız?
Bu, üzerinde
ciddi biçimde düşünmemiz gereken bir çelişkidir.
Kurşungeçirmez
bir çantanın bir çocuğa güven vermesi beklenebilir. Fakat çocuğun kendisini
koruma sorumluluğunu onun omuzlarına yüklemek ne kadar doğrudur?
Bir çocuk toplumun
güvenlik sorunlarını çözemez.
Bir çocuk
şiddetin nedenlerini ortadan kaldıramaz.
Bir çocuk
silahlanmayı durduramaz.
Bir çocuk
toplumsal çatışmaları çözemez.
Bir çocuk
güvenli okul politikaları oluşturamaz.
Çocuğun görevi öğrenmek, oynamak, merak etmek, üretmek,
arkadaşlık kurmak ve hayal kurmaktır.
Çocuğun
omuzlarına yetişkinlerin çözemediği toplumsal sorunların yükünü koyamayız.
Çocukların
güvenliğini sağlamak toplumun, kurumların, eğitim sisteminin ve yetişkinlerin
sorumluluğudur.
Çağdaş pedagojinin
temel yaklaşımlarından biri, çocuğun öğrenebilmesi için kendisini güvende
hissetmesidir.
Korku içindeki
çocuk öğrenmeye, üretmeye ve kendisini özgürce ifade etmeye odaklanamaz.
Bu nedenle
güvenlik kavramını yalnızca “kurşundan korunmak” şeklinde ele almak son derece
yetersizdir.
Güvenli okul; çocuğun fiziksel olarak zarar
görmediği okul olduğu kadar, psikolojik olarak da kendisini güvende hissettiği
okuldur.
Çocuğun
öğretmeninden korkmadığı, arkadaşları tarafından dışlanmadığı, zorbalığa maruz
kalmadığı, kendisini ifade etmekten çekinmediği, sorular sormaktan utanmadığı,
hata yaptığında aşağılanmadığı, kimliği, dili, düşüncesi veya farklılıkları
nedeniyle ötekileştirilmediği, şiddetin bir çözüm yöntemi olarak
normalleştirilmediği bir okul... İşte çağdaş eğitim anlayışının hedeflemesi
gereken okul budur.
Eğer gerçekten
çocuklarımızı korumak istiyorsak, çözümü çocukların üzerine daha fazla koruyucu
ekipman yüklemekte aramamalıyız.
Asıl soruya
yönelmeliyiz: Çocuklarımızı
tehdit eden koşulları nasıl ortadan kaldıracağız?
Bunun için
okulların güvenliğini güçlendirmek, şiddeti önleyici politikalar geliştirmek,
rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetlerini yaygınlaştırmak, öğretmenleri
kriz ve şiddeti önleme konusunda desteklemek, çocukların sosyal ve duygusal
gelişimini eğitim programlarının merkezine almak gerekir.
Aileler de bu
sürecin dışında bırakılmamalıdır.
Çocuğun
yaşadığı korku, kaygı veya travma yalnızca bireysel bir mesele olarak
görülmemelidir. Okul, aile, eğitimciler ve toplum birlikte hareket etmelidir.
Çünkü çocukların güvenliği bireysel satın alma
gücüne bırakılamayacak kadar önemli bir toplumsal sorundur.
Zengin aile
çocuğuna daha güvenli çanta alırken, yoksul ailenin çocuğu güvenlikten mahrum
kalmamalıdır.
Güvenlik bir lüks ürün değil, her çocuğun temel
hakkıdır.
Eğitim yalnızca
bilgi aktarmak değildir.
Eğitim aynı
zamanda çocuğun dünyaya nasıl bakacağını, sorunları nasıl çözeceğini ve
birlikte nasıl yaşayacağını öğrenmesidir.
Bu nedenle
eğitim sisteminin görevi çocuklara sürekli olarak “Tehlike var, kendini koru”
demek değil; “Sorunları birlikte
çözebiliriz, farklılıklarımızla birlikte yaşayabiliriz, şiddet yerine diyaloğu
seçebiliriz ve daha güvenli bir toplum kurabiliriz” duygusunu
kazandırmaktır.
Çocukların
zihnine korku değil, çözüm koymalıyız.
Şüphe değil,
güven koymalıyız.
Düşmanlık
değil, dayanışma koymalıyız.
Şiddet değil,
barış kültürünü yerleştirmeliyiz.
Belki de bugün
yeniden kurşun kalemin anlamını hatırlamamız gerekiyor.
Kurşun kalem;
yazmanın, öğrenmenin, düşünmenin ve üretmenin sembolüdür.
Bir çocuğun
elinde kurşun kalem varsa, o çocuk geleceğe dair bir şeyler yazıyor demektir.
Bir çocuğun
elinde kitap varsa, dünyayı anlamaya çalışıyor demektir.
Bir çocuğun
okul çantasında defter varsa, geleceğine dair notlar tutuyor demektir.
Biz
çocuklarımızın çantalarını ağırlaştırmak değil, geleceklerini aydınlatmak zorundayız.
Onların
çantalarına zırh değil, kitap koymalıyız.
Onların zihnine
korku değil, umut koymalıyız.
Onların okul
yollarına tehdit değil, güven koymalıyız.
Çünkü çocuklarımızın
geleceğini kurşungeçirmez çantalar değil, güvenli toplumlar ve nitelikli eğitim koruyacaktır.
Bugün kurşungeçirmez
çanta satılıyor olabilir.
Eğer toplumsal
sorunların gerçek nedenlerini çözmek yerine korkunun etrafında yeni pazarlar
yaratmaya devam edersek, yarın karşımıza kurşungeçirmez okul formaları da
çıkabilir.
Ama bizim buna
vereceğimiz cevap daha fazla zırh üretmek olmamalıdır.
Cevabımız çok
daha güçlü olmalıdır:
Çocuklarımızı zırhlamak yerine toplumu
iyileştirelim.
Çocuklarımızı korkuya hazırlamak yerine
güvenli bir gelecek hazırlayalım.
Çocuklarımızın sırtına zırh değil, umut
yükleyelim.
Çünkü
çocukların korunmaya ihtiyacı vardır; fakat onların geleceğini korumanın en
doğru yolu, kurşungeçirmez bir çanta
değil, kurşuna ihtiyaç duyulmayan bir toplum yaratmaktır.
Ve
unutmayalım:
Bir çocuğun sırtındaki en ağır yük çanta
değil, korkudur.
O
yükü çocukların omuzlarından almak ise hepimizin sorumluluğudur.

Yorumlar
Yorum Gönder