“Çocuklarımızın
geleceği için eğitime daha fazla bütçe, daha fazla adalet ve daha fazla fırsat
eşitliği sağlanmalıdır. Çünkü hiçbir çocuğun hayali, ekonomik imkânsızlıkların
gölgesinde kalmamalıdır.”
Bir ülkenin ne
kadar gelişmiş olduğunu anlamak için yalnızca yollarına, köprülerine,
binalarına ya da ekonomik büyüme rakamlarına bakmak yeterli değildir. Asıl
ölçü, o ülkede bir çocuğun nasıl bir eğitim aldığına, bir gencin geleceğe ne
kadar umutla baktığına ve bir öğretmenin mesleğini hangi koşullarda yaptığına bakmaktır.
Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği, sahip olduğu binalar değil; yetiştirdiği
insanlardır.
Bugün eğitim
üzerine konuşurken yalnızca kaç okul yapıldığını, kaç derslik açıldığını veya
eğitim bütçesinin ne kadar artırıldığını tartışmakla yetinemeyiz. Asıl sormamız
gereken soru şudur: Bu ülkede yaşayan her çocuk, ailesinin ekonomik durumuna
ve yaşadığı bölgeye bakılmaksızın nitelikli bir eğitim alma imkânına sahip mi?
İşte eğitim
bütçesinin gerçek anlamı burada ortaya çıkıyor.
Eğitim,
devletin bütçesinde yer alan sıradan bir gider kalemi değildir. Bir çocuğun
hayallerine, bir toplumun gelişimine ve ülkenin yarınlarına yapılan en önemli
yatırımdır. Bu nedenle eğitime ayrılan payın büyüklüğü kadar, nasıl
kullanıldığı ve kimin hayatına dokunduğu da büyük önem taşımaktadır.
2027 yılı
Merkezi Yönetim Bütçe Teklifi ‘nde yükseköğretim kurumları da dâhil olmak üzere
eğitim için toplam 3 trilyon 747 milyar liralık kaynak öngörülüyor. Bu tutar,
merkezi yönetim bütçesinin yüzde 13,7'sine karşılık geliyor. Millî Eğitim
Bakanlığı için ayrılması planlanan kaynak ise yaklaşık 2 trilyon 459 milyar
lira.
İlk bakışta
oldukça büyük görünen bu rakamlar, eğitime önemli bir kaynak ayrıldığını
gösteriyor. Ancak milyarlarca liralık bütçeler açıklamak, eğitimdeki bütün
sorunların çözüldüğü anlamına gelmiyor.
Çünkü bütçenin
gerçek değeri, açıklanan rakamlarla değil, okullarda ve öğrencilerin hayatında
yarattığı değişimle ölçülür.
Bir okulda hâlâ
kalabalık sınıflar varsa, bir öğrenci ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle öğün
atlıyorsa, bir öğretmen yeterli çalışma koşullarına sahip değilse, kırsal
bölgelerdeki çocuklar eğitim olanaklarına erişmekte zorlanıyorsa burada
bütçenin yeterliliği yeniden tartışılmalıdır.
Üstelik yüksek
enflasyonun yaşandığı bir ekonomik ortamda bütçenin sayısal olarak artması,
eğitim hizmetlerinin de aynı oranda iyileştiği anlamına gelmez. Önemli olan,
ayrılan kaynağın gerçek alım gücünün korunması ve eğitim ihtiyaçlarını
karşılayabilmesidir.
OECD'nin 2026
yılında yayımladığı Education at a Glance 2026 raporu, Türkiye'nin
eğitim harcamaları konusunda üzerinde düşünmesi gereken önemli veriler ortaya
koyuyor.
Rapora göre
Türkiye'de ilk ve yükseköğretim dâhil öğrenci başına yıllık kamu eğitim
harcaması, satın alma gücü paritesine göre 2023 yılında 5 bin 314 ABD doları
olarak gerçekleşti. OECD ülkelerinin ortalaması ise 13 bin 601 dolardı.
Başka bir
ifadeyle Türkiye'de öğrenci başına yapılan kamu harcaması, OECD ortalamasının
oldukça gerisinde kalıyor.
Aynı raporda,
eğitim kurumlarına yönelik kamu harcamalarının gayrisafi yurt içi hasılaya
oranının Türkiye'de 2023 yılında yüzde 3, OECD ortalamasında ise yüzde 4 olduğu
belirtiliyor. Daha geniş kapsamlı toplam kamu eğitim harcamalarında da Türkiye'nin
oranı 2015'te yüzde 4,1 iken 2023'te yüzde 3,2'ye gerilemiş durumda.
Bu veriler bize
önemli bir gerçeği gösteriyor: Eğitim bütçesini yalnızca toplam rakamlar
üzerinden değerlendirmek doğru değildir. Öğrenci başına düşen kaynak, ekonomik
koşullar, okulların ihtiyaçları ve eğitimin niteliği birlikte ele alınmalıdır.
Elbette her
ülkenin ekonomik ve toplumsal koşulları farklıdır. Ancak bu farklılıklar,
çocukların daha iyi eğitim alabilmesi için yapılması gerekenleri ertelemenin
gerekçesi olamaz.
Eğitime daha
fazla kaynak ayrılmasını savunmak, yalnızca bütçenin büyütülmesini istemek
değildir. Aynı zamanda bu kaynağın doğru alanlara, gerçek ihtiyaçlara ve adil
bir biçimde yönlendirilmesini talep etmektir.
Öncelikle
öğretmenlerin sorunları çözülmelidir. Öğretmen açığı giderilmeli, öğretmenlerin
ekonomik ve sosyal koşulları iyileştirilmeli, mesleki gelişimleri
desteklenmelidir. Sınıflardaki öğrenci yoğunluğu azaltılmalı, öğretmenlerin
yalnızca ders anlatmaya değil, öğrencileriyle ilgilenmeye de zaman ayırabildiği
bir eğitim ortamı oluşturulmalıdır. Unutulmamalıdır ki hiçbir eğitim sistemi,
öğretmenini güçlendirmeden öğrencisini güçlendiremez.
Okulların
fiziki koşulları da çağın ihtiyaçlarına uygun hâle getirilmelidir. Her çocuk
güvenli, temiz, sağlıklı ve donanımlı bir okulda eğitim görmelidir. Deprem
riski taşıyan bölgelerde okul binalarının güvenliği öncelikli bir konu
olmalıdır. Kütüphaneler, laboratuvarlar, spor alanları, sanat atölyeleri ve
teknolojik imkânlar yalnızca belirli okulların ayrıcalığı olmaktan çıkarılmalıdır.
Bir diğer
önemli mesele çocuk yoksulluğudur. Bugün bazı çocuklar okula aç gidiyor, bazı
aileler çocuklarının kırtasiye ve ulaşım masraflarını karşılamakta zorlanıyor.
Eğitimde fırsat eşitliğinden söz edebilmek için bu gerçekleri görmezden gelemeyiz.
Ücretsiz okul
yemeği, ücretsiz ders materyalleri, kırtasiye desteği ve ulaşım imkânları bütün
ihtiyaç sahibi çocuklar için güvence altına alınmalıdır. Hiçbir çocuk,
ailesinin ekonomik yetersizliği nedeniyle eğitimden uzaklaşmamalıdır.
Eğitim politikalarında
üzerinde özellikle durulması gereken konulardan biri de bölgesel eşitsizliklerdir.
Büyük şehirlerdeki okullarla kırsal bölgelerdeki okulların ihtiyaçları her
zaman aynı değildir. Yoksulluğun yoğun olduğu, ulaşımın zorlaştığı ve eğitim
olanaklarının sınırlı kaldığı bölgelerde daha fazla desteğe ihtiyaç vardır.
Bu nedenle
eğitim bütçesi dağıtılırken herkese aynı miktarda kaynak ayırmak yerine,
ihtiyacın daha fazla olduğu bölgelere daha güçlü destek verilmelidir. Çünkü
gerçek fırsat eşitliği, herkesin aynı başlangıç çizgisinde olduğunu varsaymak
değil; geride bırakılanların önündeki engelleri kaldırmaktır.
Bir çocuğun
geleceği, doğduğu şehre, yaşadığı mahalleye, ailesinin gelirine veya devam
ettiği okulun imkânlarına bağlı olmamalıdır. Hangi bölgede doğmuş olursa olsun
her çocuk, yeteneklerini geliştirebileceği ve hayallerinin peşinden
gidebileceği bir eğitim ortamına sahip olmalıdır.
Nitelikli
eğitim, yalnızca sınavlarda yüksek puan almak veya diploma sahibi olmak
değildir. Eğitim; düşünebilen, sorgulayabilen, araştıran, üreten, farklılıklara
saygı duyan ve toplumsal sorunlara çözüm geliştirebilen bireyler
yetiştirmektir.
Bilimsel
düşüncenin gelişmesi, demokratik kültürün güçlenmesi, toplumsal dayanışmanın
artması ve ekonomik kalkınmanın sürdürülebilir olması nitelikli eğitimle
yakından ilişkilidir. Bu nedenle eğitim yatırımlarını yalnızca bugünün
ihtiyaçları üzerinden değerlendirmemeliyiz. Bugün bir okulun kütüphanesine
ayrılan kaynak, yarın bir bilim insanının yetişmesine katkı sağlayabilir. Bugün
eğitimine destek verilen bir çocuk, yarın toplumun sorunlarına çözüm üreten bir
birey olabilir. Eğitime yapılan yatırımın karşılığı bazen hemen görülmez. Ancak
etkisi yıllar boyunca toplumun her alanında hissedilir.
2027 yılı
bütçesi hazırlanırken eğitim için ayrılan kaynakların yalnızca miktarı değil,
toplumun gerçek ihtiyaçlarını ne ölçüde karşıladığı da sorgulanmalıdır. Eğitime
ayrılan pay artırılmalı; bu kaynak öğretmenlerin güçlendirilmesine, okulların
iyileştirilmesine, çocuk yoksulluğunun azaltılmasına ve bölgesel
eşitsizliklerin giderilmesine öncelik verecek biçimde kullanılmalıdır.
Ayrıca eğitim
bütçesinin nasıl harcandığı şeffaf biçimde kamuoyuyla paylaşılmalı, yapılan
harcamaların sonuçları düzenli olarak değerlendirilmelidir. Çünkü kamu
kaynakları, toplumun geleceği için kullanılmak üzere emanet edilen
kaynaklardır.
Unutulmamalıdır
ki; bir çocuğun iyi eğitim alması yalnızca ailesinin ekonomik gücüne
bırakılamayacak kadar önemli bir toplumsal sorumluluktur. Devletin temel
görevlerinden biri, her çocuğa eşit ve nitelikli eğitim imkânı sunmaktır.
Bir
çocuğun okulda aç kalmadığı, bir gencin ekonomik imkânsızlıklar yüzünden
hayallerinden vazgeçmediği, bir öğretmenin emeğinin karşılığını aldığı ve
hiçbir okulun imkânsızlıklar nedeniyle geri kalmadığı bir eğitim sistemi kurmak
mümkündür. Bunun için doğru önceliklere, adil kaynak dağılımına ve güçlü bir
kamusal eğitim anlayışına ihtiyaç vardır.
Bugün
çocuklarımızın eğitiminden tasarruf edersek yarın hangi bedeli ödeyeceğiz?
Bugün okullarımızın, öğretmenlerimizin ve gençlerimizin ihtiyaçlarını
karşılamazsak geleceğimizi hangi imkânlarla inşa edeceğiz?
Bir ülkenin geleceği, çocuklarına verdiği
değerle ölçülür. Eğitime ayrılan bütçe, aslında o ülkenin geleceğine verdiği
değerin göstergesidir. Çünkü eğitimden tasarruf etmek, yalnızca
bugünün imkânlarını azaltmak değildir; yarının umutlarından da vazgeçmektir.
Yorumlar
Yorum Gönder